Ana içeriğe atla

Geçiş Programı’nın Güncelleştirilmesi için Tezler


NAHUEL MORENO

SUNUŞ

Nahuel Moreno bu metinde ifade ettiği tezleri, kendisinin önderliğindeki ve o zamanki adı Bolşevik Fraksiyon (FB) olan akımla Fransız Troçkist Pierre Lambert önderliğindeki Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden İnşası için Komite CORCI’nin 1980’deki bileşmesinden doğan Dördüncü Enternasyonal – Uluslararası Komite CI-CI’nin program taslağı olarak hizmet etmek üzere kaleme almıştır.

Moreno Marksizmin ve Troçkizmin temel meseleleri üstüne yıllardır süren çalışmalarını bu metinde düzenli bir yapıya kavuşturmuş ve ilk defa bu tezlerde Troçkist düşüncenin iki sütunu olan sürekli devrim kuramı ve Geçiş Programı’nda yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikleri sistematik şekilde ve bir bütün olarak açıklama fırsatı bulmuştur. Moreno’nun tezlerde ele aldığı konulardan bazıları olarak şunları sayabiliriz: sürekli devrim teorisinin geçerliliği, politik devrimin önemi ve olası dinamikleri, 20. yüzyıl boyunca yaşanmış farklı devrimci süreçlerin karakteristik özellikleri, 1917 Rus Devrimi’nin günümüze dek süren istisnai ve yegâne niteliği, Leninist bir devrimci partiye yönelik ihtiyaç ve Leninist partinin nitelikleri.

1987’de vefat eden Moreno’nun hayatının son yılları devrimci teorik ve politik üretiminin en zengin ve en güçlü seneleriydi. Bu anlamda bu tezlerde ifade edilen bazı kategoriler ve tanımlamalar, tezleri takip eden farklı metinlerde, Moreno tarafından geliştirilmiş, zenginleştirilmiş ve kimileri de tadil edilmiştir. Moreno’nun “20. Yüzyıl Devrimleri” ve “1982: Devrim başlıyor” metinlerini tezlerde ifade edilenleri tamamlayıcı metinler olarak ifade edebiliriz.

41 tezden oluşan metnin buradaki ilk taslak hali hiç düzeltilmemiş veya yeniden ele alınmamıştır çünkü Lambertizm ile sürdürülen tartışma süreci sonunda tezler ortak bir metin haline dönüşmüş ve “Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Örgütlenmesi (Yeniden İnşası) için Taslak Tezler” adını alarak Ocak 1981’de Correspondencia Internacional-La Verdad’da yayımlanmıştır. ‘CI-CI Tezleri’ olarak da anılan buradaki tezlere yapılan tek ekleme, Moreno tarafından 1982’de halk cephelerine dair Troçkist politikayı netleştirmek üzere kaleme alınan tezdir. Mayıs 1981’de Fransa’da Sosyalist Parti’nin başkanlık seçimlerini kazanması ertesinde kurulan halk cephesi hükümeti karşısında CORCI ile FB’nin verdikleri politik cevapların farklılığı, iki akım arasındaki birleşme sürecini noktaladığı gibi tezlerde ayrı bir başlık olarak ele alınmamış olan halk cephesi hükümetlerine dair ek bir teze olan ihtiyacı da ortaya koymuştur. Ek tez Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI)’nin 1982’deki Kuruluş Konferansı’nda oylamaya sunularak kabul edilmiş ve LIT’in aylık yayın organı olan Uluslararası Postacı dergisinin Şubat 1982 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.

GİRİŞ
GEÇİŞ PROGRAMI’NIN GÜNCELLİĞİ

Burada ifade edilen tezler, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesi olan Geçiş Programı’nda ifade edilmiş tahlil ve görevlerin sade bir tekrarı değiller. Bizim için sorun, Geçiş Programı’nı artık geçerli olmayan bir program olarak görmemiz veya tarih tarafından yerine başka bir metin geçirilmesi gereken eskimiş bir belge olarak algılamamız değil tam tersine ona ilişkin düşüncemizin bunların tam aksi yönde olmasıdır. İçinde yaşadığımız dönemi iki temel gerçek belirlemektedir: birincisi emperyalizmin ve işçi devletlerindeki Stalinist bürokrasinin içinde bulundukları belirgin kriz ve ikincisi de ileri sanayi ülkelerinin proletaryasının tarih sahnesine hem de sürecin temel bir önderi olarak geri dönüşü. Bu koşullar altında Geçiş Programı ve onun temel ekseni şimdiye dek hiç olmadığı kadar geçerlidir: bu eksen, karşı-devrimci bürokratik aygıtları bozguna uğratmak, devrimci önderlik bunalımını aşmak ve dünya sosyalist devrimini gerçekleştirmek için dünyanın her ülkesinde Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmektir.

Ancak önderlik bunalımını aşabilmek için İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki yıllarda yaşanan büyük devrimci yükselişin ortaya çıkardığı yeni sorunlara cevaplar geliştirmemiz gereklidir çünkü bu sorunları Geçiş Programı ne önceden tahmin edebilmiştir ne de açıklayabilmektedir.

Kitle seferberliklerinin karşı-devrimci bürokratik ve küçük-burjuva önderlikleri, burjuvaziyle olan bağlarını koparıp onu mülksüzleştirerek, iktidara el koymaya zorlaması gerçeğinden doğan yeni işçi devletlerinin varlığı İkinci Dünya Savaşı ertesi yılların bu yeni sorunlarından en önemli olanıdır. Bir başka deyişle, Troçki’nin Geçiş Programı’nda neredeyse imkânsız diye tanımladığı bu beklenmedik olasılık, bugüne kadar gerçekleşen yegâne olasılık olmuştur.

Yeni bir olguya işaret ediyoruz ama programımızın hiç olmadığı kadar geçerli olduğunu da eklemeliyiz. Yukarıda belirttiğimiz bu beklenmedik olasılık eğer gerçekten dünya üzerindeki tüm ülkelere yayılırsa, o zamanki mutlak ihtiyaç küçük-burjuva ve bürokratik önderliklere karşı politik devrimi gerçekleştirmek ve tabii bu amaç için de Troçkist partileri ve Troçkist Enternasyonali inşa etmek olacaktır. Bu bürokratik önderlikler iktidarda kalmaya devam ederlerse insanoğlunun önünde iki alternatif olacaktır: devrim ya da nükleer felaket.

Emperyalist karşı-devrimin tamamıyla hizmetinde olan bürokratik önderliklerin burjuvaziyi tüm dünya ölçeğinde mülksüzleştirebileceklerine tabii ki inanmıyoruz; sadece, saçma bir bakış açısından bile kanıt elde etmek için akla mantığa aykırı böyle bir durumu teorik bir varsayım olarak ifade ediyoruz.

Bu yeni olgunun dışında Geçiş Programı’ndaki iki eksikliği, programın bilinçli olarak ele almadığı iki sorunu Troçki’nin kendisi işaret etmiştir, birincisi ekonomik durum ve ikincisi de iktidarın alınmasının ardından çıkabilecek olan sorun ve görevlerdir. Bu iki eksikliği de buradaki tezlerde gidermeye çalışacağız.

Ekonomik duruma dair dünya ekonomisinin emperyalizmin hükmettiği bir bütün olduğunu, işçi devletlerinin ekonomisinin de bu dünya ekonomisine tabi olduğunu ve bir yanda kapitalist ekonomi ile diğer yanda işçi devletlerinin ekonomisi diye birbirinden ayrı iki ekonomiden bahsedilemeyeceğini savunuyoruz. Bunlara ek olarak, emperyalist ekonominin büyüme döneminin hem insanlığın çoğunu sefalete ve giderek artan bir aşırı sömürüye zorladığı hem de yıkıcı güçleri geliştirdiği gerçeğinin Geçiş Programı’nın temel varsayımlarından biri olan “insanlığın üretici güçlerinin gelişimi durmuştur” tezini nasıl doğruladığını ve bu tezin önemini nasıl arttırdığını sergiliyoruz.

Geçiş Programı’ndaki ikinci eksiğe dair kapitalizmden sosyalizme doğru burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ile başlayan geçiş aşamasında kitle seferberliklerinin ihtiyaçlarının bazı yeni sloganlara yol açtığını savunuyoruz ve gene bu ihtiyaçların eski sloganların daha da büyük bir ağırlık elde etmelerine ve yaygınlaşmalarına sebep olduğunu öne sürüyoruz. Örneğin, işçi devletleri arasındaki savaş veya işgaller, Stalinist bürokrasinin alnındaki bu kara lekeler ancak bizim yükseltebileceğimiz temel bir sloganı zorunlu kılmaktadır: mevcut işçi devletlerinin federasyonu. Aynı zamanda başka bir işçi devleti tarafından işgal edilmiş olan bir işçi devletini savunmak da bu sloganın gereğidir, özellikle de işgal edilen işçi devleti Büyük-Rus veya Çin şovenist hevesinin kurbanı olan küçük bir işçi devleti ise bu savunma çok daha gereklidir.

Tezlerde ele aldığımız diğer sorunlardan bazıları, demokratik sloganların kazandığı yeni ağırlık ve Kurucu Meclis için mücadele, gerilla savaşı, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devrimlerin karakterleri, tarihin bu aşamasında “şubat” devrimlerinin nasıl genelleştiği ve burjuvaziyi mülksüzleştirme noktasına kadar nasıl ulaşabildiği ve bu olgunun iç mantığının sürekli devrimi nasıl doğruladığıdır.

Tezlerimiz, kaleme alınmasından sonraki yeni olgular aracılığıyla zenginleşmiş olan Geçiş Programı’nı ve onun metodunu doğrulamayı amaçlamaktadır. Geçiş Programı’nın tahlilinin ve temel varsayımlarının, 20. yüzyılın sonunda insanlığın gördüğü bu en büyük devrimci yükseliş içerisinde nasıl onaylandığını kanıtlamayı hedefliyoruz.

TEZ 1
DÖRDÜNCÜ ENTERNASYONAL’İN KURULUŞ ESASLARI TARİH TARAFINDAN DOĞRULANMIŞTIR

Enternasyonalimiz kendisine güç veren bir dizi tahlil ve genel ilkeler zemininde 1938’de kurulmuştur. Dördüncü Enternasyonal’in üzerinde inşa edildiği bu ana esaslar işçi sınıfının mücadelelerinin yüzyılı aşkın deneyimi ve proletarya ile sömürge ülke halklarının somut anlamda son kırk yıldaki mücadelesi tarafından tamamıyla doğrulanmıştır. Şematik olarak bu ilkeleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Emperyalizmin egemenliği altında insanlığın üretici güçlerinin gelişimi durmuştur ve bunun bir sonucu olarak bütün teknik gelişmeler kitlelerin hayat standardını geliştirmek şöyle dursun tam tersine artan bir sefalete ve yeni savaşlara yol açmaktadır. Diğer yandan, üretici güçler sadece emperyalist-kapitalist özel mülkiyet ile değil ayrıca ulusal devletlerin varlığıyla da çelişki içine girmiştir;

2. Bu çelişkilere bağlı olarak savaşların, krizlerin ve devrimlerin tarihsel bir çağı başlayacaktır. ‘Tarihsel çağ’ kavramıyla da yaklaşık olarak bir yüzyılı kastediyoruz;

3. Sınıf mücadelesinin ve devrimin karakteri küresel bir hale gelmektedir. Somut olarak bu durum tüm olguların değerlendirilmesinin devletlerin veya diğer yapısal ya da üst-yapısal olguların bakış açılarından değil, devrimin ve karşı-devrimin bakış açılarından yapılmasının zorunlu olduğu bir çağa, tarihin en devrimci çağına girmekte olduğumuz anlamına gelir;

4. İnsanlığın yaşadığı kriz, proletaryanın önderlik krizinin bir sonucudur. Bir başka deyişle, proletarya önderlik bunalımını aşamadığı sürece insanlık her biri öncekinden daha şiddetli olacak olan krizlerden krizlere yuvarlanacaktır;

5. Dünya proletaryasının krizi soyut bir olgu değil tam tersine işçi hareketiyle kitle hareketinin kanıksanmış önderliklerinin, örneğin sosyal-demokrasinin ve esas olarak da Stalinizmin emperyalist burjuva düzeninin tarafına geçmiş olduğu gerçeğinin somut ve doğrudan bir sonucudur. Tüm bürokratik veya küçük-burjuva önderlikler (milliyetçi, solcu, sosyal-demokrat veya Stalinist), dolaylı ya da dolaysız yoldan tarihsel olarak emperyalist karşı-devrimin hizmetindedir;

6. Bu önderliklerin ihaneti, sosyal sebeplere dayanmaktadır: Sovyetler Birliği başta olmak üzere işçi örgütlerinin bürokratikleşmesi ve bir işçi aristokrasisinin oluşması. İşçi bürokrasisi ve egemen küçük-burjuvaziyle onun partileri, ayrıcalıklı birer tabaka olmalarından dolayı devrimin safına geri kazanılamazlar. Stalinizmin karşı-devrimci aygıtlardaki hâkim kesim olmasının sebebi bir sınırsız ayrıcalıklar kaynağı olan, dünyanın en önemli işçi devleti Sovyetler Birliği üstündeki denetimi tekelleştirmesidir;

7. Başta Stalinizm olmak üzere tüm küçük-burjuva ve bürokratik akımların ideolojisi veya teorisi, tek ülkede sosyalizm ve emperyalizmle barış içinde bir arada yaşamaktır. Dünya proletaryası için en zararlı teori, ideoloji ve program bunlardır;

8. Stalinist ve sosyal-demokrat birer teori olan tek ülkede sosyalizm ve emperyalizmle barış içinde bir arada yaşama veya iş birliği yapma teorileriyle çarpışan yegâne kuram, ikinci kez formüle edilmiş haliyle sürekli devrim kuramıdır: iktidarı almak ve devrimci bir diktatörlük kurmak için işçi sınıfı ve onun müttefiklerinin sürekli seferberliğinin ve uluslararası sosyalist devrimin kuramı. Dünya çapında emperyalizmi bozguna uğratabilecek, ulusal devletleri devrimci bir tarzda yıkabilecek ve sosyalizmin inşasına başlamak için dünya sosyalist sovyet cumhuriyetlerinin federasyonunu kurabilecek olan yegâne güç bu devrimci diktatörlüktür;

9. Ulusal burjuvazinin ve toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi proletaryanın devrimci diktatörlüğü için taktiksel bir sorundur. Oysa devrimci diktatörlüğün büyük stratejik amacı, bölgesinde ve dünyada sosyalist devrimi geliştirmek, ulusal sınırları tasfiye etmek ve dolayısıyla tüm gezegende sosyalizmi kurmaktır;

10. Proletaryanın önderlik krizini aşabilmek için ana görev dünya üzerindeki tüm ülkelerde kitlesel Troçkist partiler ve sosyalist devrimin dünya partisi olan Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmektir. Bu Troçkist partiler ancak bürokratik ve küçük-burjuva önderliklere karşı amansız bir mücadele yürüttükleri takdirde inşa edilebilecektir; bu amansız mücadele, o önderliklerin kitle mücadelelerinin basıncı altında ara sıra bazı ilerici veya devrimci mücadeleleri yönetmek ve hatta burjuvaziyle olan bağlarını koparıp bir işçi-köylü hükümeti kurmak zorunda kalması gerçeğinden bağımsız olmalıdır;

11. Hiçbir şey Stalinizmin karşı-devrimci karakterini Sovyetler Birliği’nde Bonapartist hükümet şeklinde oynadığı rolünden daha iyi sergileyemez. Bu hükümet, Sovyetler Birliği’ni ekonomik, sosyal, politik ve kültürel karakterde büyüyen bir krize doğru kaçınılmaz şekilde itmektedir. Kendi rejimiyle birlikte bürokrasi, tarihteki ilk işçi devletinin altını günden güne oymakta ve bu devleti artan bir şekilde yozlaştırmaktadır. Bürokrasiye karşı ancak Troçkist bir partinin önderliğinde gerçekleşecek olan bir politik devrim keskin bir yozlaştırıcı sürecin acısını çeken işçi devletinin tarihi krizinin üstesinden gelebilir. Bu politik devrimin amacı, proletaryanın Lenin ve Troçki’nin modelindeki devrimci diktatörlüğünü yeniden zorla kabul ettirmektir;

12. Sovyetler Birliği’nde hâkim bürokratik kasta karşı hayata geçirilmesi zorunlu olan politik devrim kitle hareketinin liderliğini bu hareketi yöneten tüm Stalinist, sosyal-demokrat ve küçük-burjuva partilerden temizlemek için yürütülen dünya çapındaki mücadelenin bir parçasıdır;

13. Tüm bu belirtilen ilkeler, Geçiş Programı’nın satırlarında olduğu gibi onun programında da somutlaşmıştır. Geçiş Programı, iktidarı ele geçirmek ve proletaryanın devrimci diktatörlüğünü kurmak için proletaryayı seferber etmenin programıdır; bu sürecin sahip olabileceği tek devrimci önderlik olan Troçkist partilerin ve Dördüncü Enternasyonal’in inşa edilmesi için dünyadaki tüm işçilerin sürekli seferberliğini geliştirmenin programıdır.

TEZ 2
DÜNYA PROLETARYASININ MÜCADELESİNİN BİR YÜZYILI: BÜYÜK ZAFERLER VE KAZANIMLAR, ÖNDERLİK KRİZİ VE İNSANLIĞIN YIKIMI

Geçtiğimiz yüzyılın seksenli yıllarından önce proletarya tarih sahnesinde sadece ara sıra yer almıştır, özellikle 1848 Devrimi’nde ve Paris Komünü ile sonuçlanan Birinci Enternasyonal’in örgütlenmesi gibi önemli anlarda sahneye çıkmıştır. Proletarya ve onun müttefikleri olan ezilen halklar ve kesimler tarihsel sürecin temel bir önderi olma rolünü ancak 19. yüzyılın son otuz yılından itibaren zapt edebildiler. O zamandan sonra proletaryanın mücadelesi sürekli ve düzenli bir nitelik elde etmiş, ve proletarya içinde yaşadığımız yüzyıl boyunca da sömürücülere, özellikle kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele etmekten bir dakika için bile geri durmamıştır. Mücadeleleri sayesinde proletarya ve işçiler büyük sendikalar, işçi partileri ve sosyal haklar gibi temel asgari kazanımlar elde ettiler ve Ekim Devrimi’nden bu yana, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olmak üzere, işçi devletine dönüşen pek çok ülkede burjuvazinin mülksüzleştirilmesi gibi devrimci kazanımlara da ulaştılar.

Proletaryanın müttefikleri olan geri kalmış halklar, ezilen milletler, köylüler, ezilen ırklar ve kesimler de ayrıca büyük kazanımlar elde ettiler. Örneğin eski imparatorlukların neredeyse tüm sömürgeleri kendi politik bağımsızlıklarını kazandı ve pek çok geri kalmış ülkenin köylüleri de toprak sahipliğinde daha büyük bir katılım elde ettiler. Dahası Vietnam halkı Amerikan emperyalizmine ilk askeri bozgununu tattırdı; kadınlar oy, kürtaj ve boşanma haklarını elde ettiler. Burjuvazinin mülksüzleştirildiği ülkelere ek olarak pek çok ülkede toprak sahipleri tamamıyla mülksüzleştirildi; ABD’de siyah halk ayrımcılığa karşı mücadelesinde büyük ilerlemeler kaydetti vb.

Dünya işçi sınıfının emperyalizme karşı yüzyıldan fazladır süren bu mücadelesi sınırları Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi tarafından kesin bir şekilde çizilmiş olan iki döneme ayrılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde proletarya zafer üstüne zafer elde etmiş fakat bunları kapitalist ve emperyalist rejimin sınırları içinde kalarak onu sorgulamaksızın ve iktidarın devrimci zaptını planlamaksızın gerçekleştirmiştir. Bu dönem proletaryanın mücadelesinin reformist dönemidir. 1914 ilâ Rus Devrimi’nden itibaren ise bugün içinde yaşadığımız dönem, emperyalizmin ve kapitalizmin krizinin ve sürekli çürümesinin çağı, devrim ile karşı-devrimin dünya çapında çarpıştığı bu çağ başlamıştır. Bu çağ uluslararası sosyalist devrimin çağıdır.

İnsanlık ve tüm dünya çapında işçiler, işçilerin ve halk hareketlerinin büyük kazanımlarına rağmen sosyalist olduğunu iddia eden bürokratik işçi devletlerinde bile yüzyıldır kendi sefaletlerine, savaşlara ve gittikçe büyüyen bir nükleer felaket olasılığına şahit olmaktalar. Bu durum yüzyıl boyunca kendisine karşı mücadele verilmesine rağmen emperyalizmin hala dünya ekonomisine hükmediyor olması gerçeğinin bir sonucudur; büyüyen sefaletin, artan baskının, savaşların ve işçilerin görülmedik acılarının kaynağı emperyalizmin bu hükümranlığıdır. İşçi devletlerinin, dev sendikal örgütlerin ve büyük işçi partilerinin mevcudiyeti emperyalizmin kamçı işkencesi misali bu korkunç saldırısı karşısında hiçbir çözüm ifade etmemektedir. Tam tersine, bu örgütlerin varlığı pek çok çağdaş gerçeğin kanıtladığı üzere bu saldırının keskinleşmesine ve ağırlaşmasına sebep olmaktadır: Emperyalizmin ve işçi devletlerindeki hükümetlerin geliştirdiği sömürü ve yoksulluk planları, büyük işçi partilerinin ve sendikalarının önderlikleri tarafından desteklenmektedir; insanlık, iki dünya savaşının ve yeteri kadar da bölgesel savaşın acısını çekmiştir; gezegen üzerindeki bütün yaşam ibarelerini yok edebilecek güncel bir nükleer tehdit altında yaşamaktayız; Macaristan ve Çekoslovakya’nın işgalleri yanında güncel olarak Afganistan’ın da Sovyetler Birliği tarafından işgali, Kamboçya’nın Vietnam tarafından ve Vietnam’ın da Çin tarafından istilâsı mevcut işçi devletlerinin varlığının savaşa karşı hiçbir garanti getirmediğini hatta tehlikeyi daha da arttırdığını sergilemektedir.

İşçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin gücü ve kahramanlığı sayesinde büyük kazanımların elde edilmesinin insanlığın krizini daha da derinleştirmiş olmasına dair bu hayli çelişkisel olgu sadece tek bir açıklamaya sahiptir: on yıllardır bunu gerçekleştirme şansına sahip olmasına rağmen proletaryanın bugüne kadar emperyalizmi bozguna uğratamamasına sebep olan önderlik krizi. Bu kriz günümüzde işçi hareketinin tüm kanıksanmış örgütlerinin, sendikaların, partilerin ve işçi devletlerinin başta Sovyetler Birliği’nin Stalinist bürokratları olmak üzere istisnasız olarak emperyalizmin dolaylı ya da dolaysız yoldan hizmetinde olan bürokratlarca ve diğer karşı-devrimci önderliklerce yönetiliyor olması gerçeğinin bir sonucudur.

Dünya proletaryasının önderlik krizi, bir başka deyişle işçi ve kitle hareketinin kanıksanmış bürokratik önderliklerinin ihaneti, yaşanan tarihi yenilgilerin belirleyici etkenidir; elde edilen her zaferin veya kazanımın dondurulduğu, dizginlendiği ve bu yüzden de emperyalizmin bozguna uğratılamamış olduğu gerçeğinin belirleyici unsurudur.

Büyük işçi partileri, sendikalar ve işçi devletleri bürokratların ceketlerinin iki yakası arasına çaresizce sıkışıp kalmış durumdalar: bu önderliklerin hepsi bürokratiktir, hiçbiri devrimci değildir. Bilinen bütün önderlikler karşı-devrime hizmet etmektedir.

Karşı-devrimci aygıtlara ilişkin bir farklılığın mutlaka farkında olmalıyız: Resmi sosyal-demokrat önderlik tarafından oluşturulan aygıt karşı-devrimci rolünü oynaya devam etmektedir ve bu aygıt aslen ilk emperyalist savaşın ertesindeki süreçte de belirleyici rol oynamıştır fakat devrimleri dizginlemek ve yarı yolda bırakmak konusunda kusursuz bir örnek olan Stalinizm karşı-devrimci rol konusunda kimse ile kıyas kabul etmez. Stalinizm devrimci çağın bir ürünüdür ve tarihin gördüğü en devasa büyüklükteki bürokratik ve karşı-devrimci aygıttır. Tabii ki burada karşı-devrim için işe yararlıktan bahsediyoruz, yoksa doğal bir yatkınlıktan değil. Kimse burjuvaziye sosyal-demokrat bir önderlikten daha fazla ajanlık edemez ama devrimci bir kalkışma ile karşı karşıya olan bir burjuvazi için o sosyal-demokrat önderliğin işe yararlığı, tüm gezegen çapında düşünüldüğünde Stalinizmin işe yararlığından çok daha azdır.

Proletaryanın reformist dönem boyunca elde ettiği kazanımlar sosyal-demokrat önderlikler yüzünden tarihi bir mağlubiyetle sonuçlanmıştır: emperyalist savaş ve İkinci Enternasyonal’in krizi. Sosyal-demokratlar sayesindedir ki sosyalist devrim Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmış ve İtalya’da, Macaristan’da ve en önemlisi de Almanya’da yenilgiye uğratılmıştır. Daha sonraları işçilerin saflarındaki karşı-devrimci ajanlığın ön en saflarını Stalinizm işgal etmiş ve ilerdeki yenilgilerin sebebi olmuştur.

Devrimci çağ dolayısıyla kesin bir şekilde ayrışmış olan üç aşamaya bölünmelidir:

İlk aşama 1917'den 1923'e dek sürmüştür; bu aşamada devrimci Marksist bir partinin varlığı sayesinde Ekim Devrimi zafere ulaşmış ayrıca Üçüncü Enternasyonal kurulmuş ve Avrupa devrimi patlak vermiştir;

İkinci aşama 1923’ten yaklaşık olarak 1943’e dek sürmüştür; bu aşama Avrupa devriminin yenilgiye uğraması ile açılmış ve bizi yirmi yıl sürecek olan kesintisiz yenilgilerle tanıştırmıştır; politikaları Çan Kay-Şek'in, Hitler’in ve Mussolini'nin faşist zaferlerine ve ikinci emperyalist dünya savaşına izin verecek olan Stalinizmin Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal içinde yükselişine ve zaferine yol açmıştır;

Üçüncü aşama ise içinde bulunduğumuz, İkinci Dünya Savaşı sonrası sürecidir ki bu süreç şimdiye dek bilinen en büyük devrimci aşamadır; Çin’de ve insanlığın üçte birinde burjuvaziyi mülksüzleştirmek bu aşamada mümkün olmuştur. Ancak Nazizmin askeri bozgunu ile görece güçlenen Stalinizmin hala hâkim önderlik olmasından dolayı ortaya çıkan işçi devletleri bugün birer bürokratik işçi devletidir ve kapitalizm ise Avrupa’da kendini yeniden toparlayabilmektedir.

Özetle bütün güncel olguların belirleyici iki unsuru, tüm olguları farklı bileşimleriyle belirleyen bu ilk ve son sebepler, bir yanda işçi sınıfının ve geri kalmış halkların mücadelesinin devrimci yükselişi ve diğer yanda da devrimci önderlik krizidir. Sadece bu durum bile kendi içinde Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Tarihsel olaylar arasındaki nedensellik ilişkisi hem emperyalizmin ve kapitalizmin belirgin krizinin başlangıcı hem de sosyalist devrim çağının başlangıcı olan birinci emperyalist savaştan bu yana değişmiştir. Marksizm büyük tarihsel çağa ve toplumların normal gelişimine ilişkin olarak bütün olguları açıklayan kızıl koşulun iktisadi süreçler olduğunu doğrulamıştır. Fakat bu genel yasa etkenlerin en özneli olan devrimci önderliği ekonomik olgular da dâhil olmak üzere tüm diğer olguların temel sebebi haline dönüştüren ve nedensellik ilişkilerini ters yüz eden bu kriz ve devrim çağında özel bir kırılma yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar öznel etkenler büyük bir önem taşımazlarken iktisadi süreçler denetimi ellerinde tutan bir özelliğe sahipti. O zaman işçi sınıfının mücadelesinin kendisi reformistti çünkü ne kapitalist birikime ne kapitalist iktisadi büyümeye ne de bu gelişmenin yasalarına karşıt bir girişimde bulunmamıştı; en fazla diyebileceğimiz şey sürecin hafifçe bir sapmasını ifade etmiş olmasıdır. İşte bu yüzden o dönem reformist bir dönemdi. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana işler değişmiştir. Belirleyici olan iktisadi süreçler değildir artık ve öznel etken olan önderlik kendisini sürecin temel etkeni haline dönüştürmüştür. Bunun böyle olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız çünkü bu çağın tümü kitlelerin devrimci mücadelelerince belirlenmiştir.

19. yüzyılda Marks ve Engels'in varoluşu herhangi bir tarihsel sürecin sonucu için nesnel bir etken değildi. Onların mevcudiyeti 1848 proleter devriminin veya Paris Komünü’nün ne zaferini garantileyebilir ne de yenilgisini önleyebilirdi. Diğer yandan Lenin’in, Troçki'nin ve Bolşevik Parti’nin varlığı Ekim Devrimi'nin zaferini garanti edebilirken Almanya’da bir Lenin’in, bir Troçki'nin ve bir Bolşevik partinin yokluğu da sosyalist devrimin zaferinin imkânsızlığını garantilenmiştir. Aynı şekilde, büyük sosyalist partilerin başında bürokratik karşı-devrimci önderliklerin varlığı da Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine izin vermiştir.

Tarihsel olayların nedensellik çizgisinin bu şekilde tersine dönmesinin temel tarihsel sonucu kendisini dünya proletaryasının zaferlerinin ve yenilgilerinin diyalektiğinde açıkça ortaya koyacaktır.

Sosyal-demokrat sol doğrusal ve evrimsel süreç konusunda emindi, proletaryanın tam olarak olgunlaşmamış olması ve önderliklerinin ihanetinden dolayı geri çekilişler ve yenilgiler kabul edilmeliydi, sosyal-demokrasi böylece Marksist diyalektik bir yasayı güzel bir ibare şeklinde formüle etti: Proletaryanın yolu zafere götürecek olan yenilgilerle döşenmiştir. Sosyal-demokratlar bu sayede yenilgilerin ve zaferlerin diyalektiğini, yenilgilerin zafere dönüşmesini işaret etmişlerdir. Fakat Birinci Dünya Savaşı tarihsel süreçlerin yeni belirleyici etkenini kabaca gözler önüne sermiştir: dünya proletaryasının devrimci önderlik bunalımı. Bu durum zaferlerle yenilgilerin ilişkisinin terse çevrilmiş bir diyalektiğini kurmuştur ve bu diyalektik Birinci Dünya Savaşı’yla açılan çağın tümünde geçerli olduğu gibi günümüzde de hiç olmadığı kadar günceldir. Bu yasa belki şöyle ifade edilebilir: Kendi devrimci önderlik bunalımını aşamadığı sürece proletarya dünya emperyalizmini yenilgiye uğratamayacaktır ve bundan dolayı proletaryanın tüm mücadeleleri bizi kaçınılmaz olarak yıkıcı yenilgilere götürecek olan zaferlerle dolu olacaktır. Hiçbir şey bu gerçeği İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik büyümeden daha açık bir şekilde gösteremez: Bu gelişmenin gerçek sebebi batılı emekçileri bugüne kadar hiç olmadığı miktarda emperyalizm için çalışmaya davet eden Stalinizmin ihanetidir.

Kitle hareketini bu karşı-devrimci aygıtlar denetlediği sürece her devrimci zafer, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye dönüşecektir. Bu durum bürokratik aygıtlar ile işçilerin sürekli seferberliği arasındaki ilişkinin sonucudur. Bütün bürokratik önderlikler işçilerin sürekli seferberliğini dizginleyebilmek için güçlerini sömürücülerden aldıkları dolaylı veya dolaysız destekten elde ederler. Diğer yandan, işçilerin bu sürekli seferberliği bürokrasinin kendisi için de ölümcül bir tehdittir. Bürokrasinin önderlik etmeye zorlandığı her kazanım bu sebepten bürokrasi tarafından devrimci seferberliği frenlemek ve öteye taşımadan süreci bu kazanım noktasında durdurmak için kullanılmıştır. Oysa bu devrimci çağda bir başka ilerlemeyle arkası gelmeyen her ilerleme aslında geriye doğru bir hareket demektir. Bu sebepten bürokrasi bir taraftan bu frenleme politikasıyla ve diğer taraftan kitleler karşısında kendi ayrıcalıklarını savunmasıyla işçilerin sürekli seferberliğine karşı mücadele etmeye ve işçilerin zaferlerini sürekli devrim açısından bir yenilgiye dönüştürmeye zorlanmaktadır.

TEZ 3
REFORMİST ÇAĞ, BÜYÜK SOSYALİST PARTİLERİN KURULUŞU VE İKİNCİ ENTERNASYONAL’İN KRİZİ

Birinci Dünya Savaşı’na kadar emperyalizm, nihai krizine girmeden önce, tüm dünyada ve özellikle de en ileri ülkelerde kapitalist gelişmenin olanaklarını en son haddine kadar kullanmıştır. Bu sürede, aynı İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, dev bir ekonomik büyüme yaşanmıştır. Farklı ileri kapitalist uluslar, dünyanın her tarafındaki geri ülkelerin kapitalist sömürgeleştirilmesi sayesinde hızlıca büyüyüp aralarında çatışmaksızın kendilerini emperyalist güçlere dönüştürmüşlerdir. Hızla üstesinden gelinen kısa kesintiler olan çevrimsel krizlerin yanında 1870’ten 1914'e yaklaşık olarak 50 yıllık atılgan bir kapitalist gelişme yaşanmıştır (Tam olarak söylersek, bu gelişmenin yüzyılın sonuna doğru başlamış olduğunu söyleyebiliriz çünkü bunun öncesinde bir kapitalist bunalım evresi yaşanmıştır). Sömürge savaşları, Japon-Rus Savaşı ve geri ülkelerin vahşice sömürgeleştirilmesi süreçleri istisnaları dışında uluslararası politikada herhangi bir karışıklık olmamasını bu ekonomik gelişme açıklamaktadır. Geri ülkelerden gelen savaş ganimetleri sürdüğü müddetçe emperyalistler arasında hiçbir problem olmamıştır.

İşçiler, kapitalizme ve emperyalizme karşı verilen cephe savaşına bir gün bile ara vermediler. Bu kahramanca mücadeleler sayesinde ileri ülkelerin işçi sınıfı, büyük demokratik asgari kazanımları (8 saatlik iş günü, oy hakkı ve diğer pek çoklarını) elde etmekle kalmamış güçlü sendikaların ve politik örgütlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır.

Bu kazanımların geri kalmış ülkelerin sömürülmesi sayesinde kendisini sürekli zenginleştiren emperyalizmden gasp edildikleri çok doğrudur; emperyalizm bu aşamada kendi varlığını tehlikeye atmadan böylesine tavizler verebilmekteydi. Bundan dolayı, emperyalizme karşı dünya proleterlerinin mücadelesinin bu ilk aşaması bazı istisnai durumlar dışında reformist ve devrimci olmayan bir karakter edinmiştir; bu aşama, kapitalizmin kendi sınırları içinde elde edilen zaferlerin ve kazanımların nicel birikimi aşamasıdır; proletarya, ne kapitalizmi sorgulamıştır ne de iktidarı kapitalizmden zapt etmeyi aklına koymuştur. Fakat bu durum, burjuvazinin kendi kendine bağışlarda bulunmuş olduğu anlamına gelmez; proletaryanın her ilerlemesi tam tersine burjuvaziye karşı amansız bir mücadelenin sonucudur.

Kapitalizmin gelişmesi, her ne kadar emperyalizmin ilk çağında barışçıl ve ilericiymiş gibi görünse de gerçek karakterini Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde göstermiştir. Açığa çıkanlar, kapitalist ve emperyalist özel mülkiyetin ceketinin iki yakası arasına sıkışmış olan üretici güçlerin gelişimi ile ulusal sınırlar arasındaki keskin çelişkilerdir. Aslında tüm kapitalist çelişkiler (tekeller arası vahşi rekabet ve üretimdeki anarşi) savaşla beraber açığa çıkmıştır ama savaşın sonucu değil daha çok onun sebebidirler. Tekellerin ortaya çıkması ve geri ülkelerin mali sermaye tarafından sömürgeleştirilmesi sayesinde tüm bu çelişkiler hafifletilmiş gibi gözükmekteydi ama savaşın patlak vermesi, bu olayın ta kendisi, bunun böyle olmadığını göstermiştir; tam tersine, bu çelişkiler gelişmiş ve daha da kötüleşmiştir. Paylaşılabilecek olan geri kalmış bir ülke daha kalmadığı an gelir gelmez emperyalist haydutlar, sömürge ve kapitalist dünyaya kimin hâkim olacağını belirlemek üzere Birinci Dünya Savaşı’nda bir biriyle çarpıştılar. Bu korkunç cehennem ateşi, o güne kadar kendini yalnızca çevrimsel krizler halinde gösteren kapitalist krizin yeni bir ifadesiydi. Kapitalist rekabet artık kendisini bazı işletmelerin iflasıyla değil ülkelerin bir bütün olarak tahrip edilmesiyle ifade etmekteydi. Proletarya, dünya kapitalist düzeninin krizini kendisinin felakete uğramasıyla ödemiştir. Elli yıllık zaferler, elli yıl süren kazanımlar birikimi, geceden sabaha kendini işçi sınıfının ilk ciddi tarihsel yenilgisine dönüştürüvermiştir çünkü Birinci Dünya Savaşı tam anlamıyla şudur: dünya işçi sınıfı için korkunç bir tarihi yenilgi.

Bu yenilginin sebebi, İkinci Enternasyonal’in ve onun ulusal partilerinin tamamıyla burjuva düzeninin tarafına geçmiş olmasıdır. Sosyalist partilerin önderlikleri, kendi ülkelerinin işçi sınıfını siperlere koşmaya ve kendi ulusal sömürücülerinin çıkarı uğrunda ölmek için ikna etmeye yönelmişlerdir. Kazanımların nicel birikimi, işçi sınıfının sendikal ve politik önderliklerini adım adım emperyalist rejim tarafından tolerans gösterilen güçlü kurumlar haline dönüştürmüştür. Bu önderlikleri reformist ve bürokratik bir hale getiren ve ulusal kapitalizmin işçilerin saflarındaki ajanlarına dönüştüren de bu gerçektir. Aynı zamanda, o büyük servetiyle beraber emperyalizmin varlığı, işçi sınıfının tabakalaştırılmasını olanaklı kılmış ve ayrıcalıklı tabakaları, işçi aristokrasisini yaratmıştır; bu ayrıcalıklı kesimler, işçi hareketinin önderliklerini ve onlar aracılığıyla da kendi ulusal burjuvazisini desteklemişlerdir. İkinci Enternasyonal bu yüzden hiçbir zaman gerçek anlamda bir Enternasyonal olmamış daha çok bir partiler federasyonu olmuştur. İkinci Enternasyonal’in bu federatif karakteri, çağın emperyalist karakterine doğrudan karşıttır. İkinci Enternasyonal, hiçbir zaman bir dünya partisi olmamış ve emperyalizmin tam anlamıyla bir can düşmanı haline gelememiştir. Devrimci, anti-emperyalist ve anti-kapitalist nitelikte ve etkisi güçlü olan bir Enternasyonal ile ulusal çaptaki devrimci partilerin yokluğu, kapitalizmin emekçileri ve insanlığı ilk kan banyosuna sürüklemesine olanak vermiştir.

Fakat bu 50 yıllık yükseliş, işçilerin mücadeleleri ve zaferleri, işçi hareketi için sadece bu ölümcül sonuçları doğurmamış bunların karşısında tam zıt nitelikte bir şeyi de yaratmıştır: Sosyalist partilerin ve sendikaların resmi önderliklerinin reformizmine ve reformist bürokrasiye karşı mücadele eden uluslararası seviyede anti-reformist, anti-bürokratik, Marksist, sendikalist ve anarşist bir devrimci sol gelişmekteydi. Bu devrimci sol, bölgesel veya ulusal nitelikler edindi ama ne uluslararası olarak örgütlenmiş bir eğilim olma noktasına ulaşabildi ne de bunu yapabilmesi için gerekli koşullar mevcuttu. Ne olursa olsun, bu devrimci sol proletaryanın devam eden yükselişinin diğer bir sureti ve bu yükselişin temel bir parçasıydı.

İşçi hareketinin bu devrimci sol akımının en yüksek ifadesi Rus Bolşevik Partisi olmuştur. Bolşevik Parti bu uluslararası, anti-bürokratik, devrimci ve anti-reformist solun ulusal bir sonucuydu ama aynı zamanda bu partinin, bu akımın genelinden nitel anlamda bir farkı da bulunmaktaydı. Bolşevik Parti, işçi hareketinin bu elli yıllık kesintisiz mücadelesinde ortaya çıkan kitlesel etkiye sahip tek devrimci Marksist partiydi ve diğer taraftan da yeni bir türde bir Marksist partiydi: devrime önderlik etmek üzere örgütlenmiş olan yegâne parti.

İkinci Enternasyonal’in devrimci Marksist solu, ve ayrıca genel olarak Marksist olmayan devrimci sol, Bolşevizmin tersine propagandist, sendikalist veya yaygın bir entelektüel karakter kazanmıştı. Bu akım, reformist bürokratik kanattan kesin bir şekilde ayrışmış ve yüksek seviyede merkezileşmiş devrimci partiler inşa etmekte başarılı olamamıştır. İşin doğrusu, bu akım bunu zaten amaçlamamıştır bile. Tam tersine, genel olarak bu akım kendiliğindenci olmuştur; kitlelerin kendi devrimci eylemleri sayesinde, devrimci önderlik sorununu kendi kendine çözebileceğini düşünmüştür.

Bolşevik Parti, eşi olmayan bir örnektir; bu partinin varlığı ve gelişimi, koşulların istisnai bir bileşimine riayet etmiştir. İlk koşul, aslen Rusya’nın durumuna ilişkindir: Çarın rejimi reformist politikaya asla pabuç bırakmamıştır çünkü otokratik rejim reformist politikayı olanaklı kılmamıştır. Bu aşama, reformist değil devrimci bir aşamaydı çünkü çara karşı devrimi gerçekleştirmek kesin bir zorunluluktu. Bu kati ihtiyacın giderilmesi görevi ise Avrupa proletaryasının politik ve ideolojik anlamda bir parçası olan ve had safhada yoğunlaşmış bir avuç genç sanayi işçisine düşmüştü. Diğer yandan, bu proletaryanın politik önderliği de Avrupa proletaryası içinde mevcut olan akımların bir parçasıydı. Rusya’da dolayısıyla anarşistler ve Marksist eğilimler bulunuyordu; Marksist eğilimler içinden önce revizyonist ve Marksist kamplar daha sonra ise oportünist ve devrimci kamplar (Menşevikler ve Bolşevikler) ortaya çıkmıştır. Tüm bu etkenlerin bileşimi, Bolşevikleri, reformist Menşeviklerden bağımsız olan, tüm devrimci ve Marksist tablo içerisinde özgün niteliklere sahip olan bir partinin inşasına götürmüştür: çara karşı işçi devrimine önderlik etmek gibi acil bir tarihsel ihtiyaca cevap vermenin tek yolu olarak, yüksek seviyede merkezileşmiş bir profesyonel devrimciler partisi. Avrupa’da iktidar sorununun acil ve kaçınılmaz bir nitelikte ele alındığı tek ülke Rusya’ydı: mevcut hükümeti devirmek ve onun yerine zor yoluyla başka bir hükümet geçirmek, diğer bir deyişle bir demokratik devrim gerçekleştirmek. Devrimi ve iktidarın zaptını gerçekleştirmek üzere inşa edilmiş olan yeni tip bir Marksist partinin ortaya çıkmasını sağlayan, işte bu koşulların bileşimidir.

TEZ 4
EKİM DEVRİMİ’NİN VE ÜÇÜNCÜ ENTERNASYONAL’İN İSTİSNAİ NİTELİĞİ

Ekim Devrimi’nin zaferinden altmış üç yıl sonra bugün, onun bu yüzyılda bir istisna olduğunu, onun özelliklerinde bir başka devrimin daha gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Ne muzaffer devrimlerin ne de yenilgiye uğramış olan devrimlerin herhangi birinde benzer bir devrimci süreç gerçekleşmemiştir. Ekim Devrimi bugüne kadar bir istisna olmuştur, tıpkı bu devrimin sonucu olan Üçüncü Enternasyonal’in de bir istisna olduğu gibi. Bu gelişmenin sebeplerini dikkatle belirleyebilmek için sadece Ekim Devrimi’nin istisnai karakterini değil aynı zamanda Ekim Devrimi ile yakın ilişki içindeki Şubat Devrimi’nin karakterini ve Bolşevikler tarafından Şubat ile Ekim arasında yükseltilen bir hipotez olan ama o an değil de İkinci Dünya Savaşı sonrası pek çok durumda gerçekleşmiş olan işçi-köylü hükümeti hipotezini incelemeliyiz.

Ekim Devrimi’nin günümüze dek süren istisnai karakteri, Bolşevik Parti gibi bir partinin varlığıyla belirlenmiştir. Bu partinin ve dünya proletaryasının devrimci solunun yokluğunda, ne Ekim Devrimi’nin zaferi ne de onun en önemli kazanımı olan Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu gerçekleşebilirdi. Şunu vurgulamalıyız ki, Rus Devrimi bir taraftan insanlık için yeni bir çağı, dünya sosyalist devriminin çağını, başlatmış fakat diğer taraftan bir başka çağı da noktalamıştır. Ekim Devrimi, bir çağın bitişi ile bir diğerinin başlangıcının bileşimidir. Ekim Devrimi’nin belirleyici etkeni olan Leninist parti, bir önceki çağın, dünya proletaryasının elli yıllık yükselişinin ve zaferlerinin sonucudur. Bu çağ olmaksızın, Bolşevik Parti’nin ortaya çıkışını anlamak imkânsızdır. Farklılığı açıkça belirgin bir parti olarak ancak 1902’de ortaya çıkan ve ancak 1917 yılında bütünüyle yapılanmış hale gelen Bolşevik Parti’nin yapılandırılması için dünya proletaryası ve Rus partisi somut olarak elli yıl harcamışlardır.

Fakat Ekim Devrimi ve Bolşevik Parti olmaksızın, ne Üçüncü Enternasyonal’in kurulması ne de Bolşeviklerin ‘devrimin en temel ve en önemli görevi’ dediği Avrupa sosyalist devriminin ve uluslararası sosyalist devrimin gelişimini ilerletmek mümkün olamazdı. Lenin ve Troçki’nin önderlik ettiği Üçüncü Enternasyonal, devrimci solun ilk emperyalist savaş öncesindeki ve savaş esnasındaki mücadelesi sayesinde proletaryanın önderlik krizinin üstesinden gelmeye başlamıştı. Üçüncü Enternasyonal’in kurulması, emperyalizm var olduğundan beri, uluslararası sosyalist devrime önderlik edecek bir dünya partisi anlamında merkezi ve devrimci bir Enternasyonalin kurulması yönündeki ilk denemeydi.

Ne Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu ne de Avrupa proletaryasının devasa yükselişi, otomatik bir şekilde hakikî, ulusal Bolşevik partiler yaratamazdı sadece bu partilerin temelini atabilirdi. Tarihsel deneyim bir kere daha göstermiştir ki bir Bolşevik partinin inşası, en tercih edilen nesnel koşullar dahi mevcut olsa asla nesnel koşulların otomatik bir ürünü olamaz. Eski devrimci solun propagandist, entelektüel veya sendikal bir geçmişi vardı; ve İkinci Enternasyonal’deki devrimci Marksist akımlar, reformizm içindeki bürokratik önderliğe karşı bir muhalefet olarak var olduklarından dolayı güçlü ve bağımsız bir örgüte sahip değildiler. İşte ulusal Bolşevik partilerin hızlı gelişimi için belirleyici öznel bir engel rolü oynayan da budur. Dolayısıyla, ulusal Bolşevik partilerin yokluğu ve onları hemen kurmanın olanaksızlığı, sosyal-demokrasinin ihanetiyle de birleşince burjuvazinin, Almanya’da, İtalya’da, Macaristan’da ve tüm Avrupa’da sosyalist devrimin ilk emperyalist savaş ertesindeki dalgasının üstesinden gelebilmesini olanaklı kılmıştır. Birinci Dünya Savaşı ertesindeki bu devrimci dalganın yenilgisi, Rus proletaryasının yorgunluğu ve Alman proletaryasının da sosyal-demokrasi tarafından yenilgiye uğratılmışlığı ile birleşince bu durum Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal’de bürokratikleşmenin başlamasına yol açmıştır. Buna ek olarak Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’deki bu bürokratikleşme, savaş sonrası devrimci yükselişin yenilgisini izleyen yirmi yılda belirleyici politik etken olmuştur.

Lenin, kapitalizmin bir önceki aşamasına, emperyalist gericiliğin, genelleşmiş gericiliğin aşaması demiş ve bu aşamayı evrimci ve reformist olarak nitelemiştir; fakat bu aşama kendisini, devrimci bir çağın ortaya çıkışıyla beraber karşı-devrimin aşamasına dönüştürmektedir. Emperyalizm, önceki aşamanın gerici metotlarını iç savaş metotlarına, açıktan karşı-devrimci yöntemlere dönüştürmektedir.

Sovyetler Birliği ve Rus Komünist Partisi içinde Stalinist bürokratik önderliğin zaferi, ilk işçi devletiyle Üçüncü Enternasyonal içindeki karşı-devrimci gelişmelerin sadece bir ifadesidir. Stalinizm öte yandan bu karşı-devrimci zaferlerin devamı için ve tüm dünyadaki işçiler ile proletaryanın mücadelesinin bu yüzyılındaki en trajik yirmi yılının başlaması için belirleyici bir etken olacaktır: işçiler için sadece yenilgilerden ve karşı-devrimin zaferlerinden oluşan bir yirmi yıl.

TEZ 5
STALİNİZMİN NEDEN OLDUĞU YENİLGİLERDEN OLUŞAN BİR YİRMİ YIL

Yirmi yıl süren karşı-devrimci zaferler ve dünya proletaryasının yenilgileri, İtalya’da Mussolini’nin ve Sovyetler Birliği’nde de Lenin’in ölümünün hemen öncesinde 1923’ten günümüze dek süren Stalinizmin zaferleriyle başlamıştır. Bu iki karşı-devrimci zaferden belirleyici olan ve kesinlikle tarihsel bir önem kazanacak olan zafer, Stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliği proletaryası karşısında aldığı zaferdir. Diğer karşı-devrimci zaferleri mümkün kılacak olan zafer işte budur. Rus proletaryasının ve Ekim Devrimi’nin gücü öylesine devasaydı ki Stalinizmin karşı-devrimci zaferinin pekiştirilmesi için birkaç aşama gerekmiştir. Bir gericilik süreciyle başlamış ve Moskova Duruşmaları gibi karşı-devrimci bir politikayla sonuçlanmıştır. Ayrıcalıklı ve asalak bir kast bunun sonucu olarak hükümeti ele geçirmiştir. Bu hükümet, açıktan karşı-devrimci Bonapartist bir karaktere sahiptir; her karşı-devrim gibi iç savaş metotlarını kullanmakta ve bağımsız devrimci Marksistleri olduğu gibi Sovyet Komünist Partisi’nin ve işçilerin öncüsünün tüm akımlarını da yok etmektedir. Stalin’in bu karşı-devrimci Bonapartist hükümeti, en vahşi saldırılarını ise Bolşevizmin devrimci geleneklerinin tek gerçek mirasçısı olan Troçkizme yöneltmiştir.

Bu bürokratikleşme süreci sadece bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’nde değil tüm Üçüncü Enternasyonal’de ve dünyanın tüm komünist partilerinde gerçekleşmiştir. Stalinizmin işçi sınıfı içindeki bu zaferi sayesinde önce Çan-Kay Şek ve daha sonra da Hitler ile Franko tarafından işçi sınıfının yenilgiye uğratılması gerçekleşebilmiştir. Bu yenilgilerin her biri diğer karşı-devrimci zaferleri kolaylaştırmıştır çünkü bu yenilgiler, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’deki Stalinist aygıtı güçlendirmiş ve dolayısıyla dünya proletaryasının önderlik bunalımı ağırlaştıkça ağırlaşmıştır. Bu önderlik bunalımından dolayı proletarya, 1929 ekonomik krizine karşı başarıyla mücadele edememiş ve emekçiler tarafından bugüne kadar bilinen en derin seviyedeki sefaletle tanışmıştır. Önderlik krizinin bir başka sonucu olarak emekçilerin sefaleti Sovyetler Birliği’nde de büyümektedir.

Tarihsel yenilgilerin tüm bu zinciri doruk noktasına, dünya proletaryasının tek bir süreçte birleşmiş olan iki büyük yenilgisi ile ulaşmıştır: İkinci Dünya Savaşı. Bu savaşta, emperyalistler arası karakterdeki bir savaşla Nazi Almanya’sınca Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen yüzyılın ilk karşı-devrimci savaşı birleşmiştir. Bu iki savaşın tümüyle karşıt sosyal nitelikleri bulunmaktadır: Birincisi, İttifak’ın Müttefiklere karşı yürüttüğü emperyalistler arası bir savaştır ve diğeri ise Nazizmin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü savaştır. Ekim Devrimi başladığında Müttefik güçlerin müdahalesi iç savaş ile birleşmiştir fakat bu savaş, emperyalizmin kendi krizi nedeniyle yeni doğmuş olan Sovyetler Birliği’ne yönelik yürüttüğü top yekûn bir savaş olmamıştır. Sovyetler Birliği’ndeki Nazi işgali ise tam anlamıyla karşı-devrimci bir savaştır.

Tüm bu bozgunlar aşaması boyunca en dehşetli sınıf mücadelesi bir an için bile durmamıştır. Bu bir faşizm çağı olduğu kadar faşizme karşı mücadelenin de çağıdır. Çan-Kay Şek ve Franko’ya karşı yürütülen iç savaşlar ve Troçkizmin Stalinizme karşı yürüttüğü iç savaş, bu mücadelenin hiç olmadığı kadar ağır olduğu gerçeğinin ve karşı-devrimci zaferlere rağmen bu çağın tamamıyla sosyalist devrimin ve uluslararası karşı-devrimin çağı olduğunun sınıf mücadelesinin farklı kesimleri açısından en net ifadeleridir.

Tüm bu aşama boyunca, dünya proletaryasının en büyük savaşları savunmacı bir niteliktedir. Bu savunma savaşlarından en önemli ikisi, Sovyetler Birliği’nin emekçi halkı tarafından Nazi işgaline karşı verilen savaş ve devrimci Marksist mirası korumak için üst-yapısal bir düzeyde Troçkistler tarafından verilen savaştır.

TEZ 6
DÖRDÜNCÜ ENTERNASYONAL’İN KURULUŞU

Bürokrasinin muzaffer devrimler yönetmiş olduğu gerçeği eşliğinde Enternasyonalimizin bugünkü zayıflığı, bazı revizyonist kesimleri Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunun haklılığı sorusunu öne çıkarmaya sevk etmiştir. Bu kesimler, dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirilirken Enternasyonale ihtiyaç duyulmadığını savunmaktadır. Deutscher ve diğer benzeri entelektüeller, bu soruyu ortaya atmış ve sonunda şunu ifade ederek kesin bir şekilde yanıtlamışlardır: Dördüncü Enternasyonal’i kurmuş olması Troçki'nin büyük bir hatasıdır.

Oysa biz bunun tam tersini iddia ediyoruz: Enternasyonalimizin kuruluşu, Troçki'nin ve uluslararası hareketimizin en büyük başarısıdır. Enternasyonalimizin işçi hareketinin tam da en derin geri çekilişini yaşadığı noktada kurulmasının sağlam sebepleri bulunmaktadır: Bu durum Sovyetler Birliği'nin savunulmasına paralel bir olgudur. Bu ihtiyaca karşılık gelmektedir ama Dördüncü Enternasyonal’in kendisi Sovyetler Birliği'nin savunulmasından da önemlidir; sorun, Komünist Manifesto'dan ve özellikle de Ekim Devrimi'nden bu yana dünya Marksist hareketinin öğrendiği ne varsa onun takipçisi olan bir program etrafında tüm devrimci Marksistleri çelikten bir şekilde birleştirmekti. Sorun Marksizmin, Troçkizm ve onun programı tarafından birleşik bir halde ifade edilen bu kazanımlarını, Stalinizm ve diğer karşı-devrimci aygıtlar tarafından hayata geçirilen ve bu kazanımları işçi sınıfıyla onun öncüsünün tarihsel hafızasından bile silip ortadan kaldırmayı amaçlayan açık karşı-devrimci saldırılara karşı savunmaktı; bu yüzden, devrimciler için merkezi bir Enternasyonal örgütlenme yaratmak mutlak anlamda zorunluydu.

Dördüncü Enternasyonal’i kurmamak, çağın devrimci Marksizminin Troçkist akımlarının her birini kendi ulusal çevrelerine olduğu gibi terk etmek anlamına gelirdi ki bu da Stalinizmin ve sosyal-demokrasinin revizyonist ve bürokratik saldırılarıyla yüzleşirken onları neredeyse savunmasız olarak yalnız başına bırakmak olurdu.

Diğer yandan, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu saldırıya yönelik bir amaç da taşıyordu. Amaç, yakın zamanda oluşacak olan ve kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva önderlikleri tarafından saptırılıp ihanet edilebilecek olan kaçınılmaz devrimci yükseliş için tüm dünyadaki devrimci Marksistlere ortak bir program ve bir çatı hazırlamaktı. Bu savunma ve saldırı ihtiyaçlarıyla yüzleşebilmeyi ancak Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu olanaklı kılmıştır.

Her ne kadar Enternasyonalin işçi hareketinin büyük bir zaferi adına kurulmasını gerektiren bir kural olmasa da Troçki'yi seven ama Dördüncü Enternasyonal’in rolü ve ona duyulan belirgin ihtiyaç konusunda şüpheci olan teorisyenlerin tüm savları içinde görece tek ciddi olanı buna dayanmaktadır. Üçüncü Enternasyonal, büyük bir zaferin sözcüsü olarak kurulan tek Enternasyonaldir. Birinci Enternasyonal de ikincisi gibi yükselişin başlangıcında, yoğunlaşmanın hemen başında kurulmuştur.

Dördüncü Enternasyonal, gericilik döneminin bitişi ve tabii eş anlı olarak kaçınılmaz devrimci yükselişin başlangıcı görülmeye başlandığı sırada kurulmuştur. Dünya çapındaki devrimci yükseliş için ve önderliklerin kaçınılmaz ihanetine karşı Enternasyonalin kurulabilmiş, bir program ve örgütlenmeyle donatılabilmiş olduğu gerçeği, Troçkist saflardaki bilinç etkeninin olgunluğunun bir mükâfatıdır ki bu da programı ve örgütü, karşı-devrimci aygıtlara karşı kitle hareketinin önderliği için savaşmak ve ayrıca devrimci yükselişin hissedeceği önderlik krizini aşmak için hazırlamakta olduğumuz anlamına gelir.

Az ya da çok kabul edilebilir olan bir diğer iddia ise pek çok ülkede burjuvazi mülksüzleştirilirken Dördüncü Enternasyonal'e ihtiyaç duyulmamış olmasıdır. Fakat bu eleştiri, Enternasyonalimize sadece sınırlı, taktik ve ulusal görevler biçmektedir: sadece tek bir ülkede burjuvazinin veya emperyalist yatırımların mülksüzleştirilmesi. Oysa Enternasyonalimizin amaçları ve işçi sınıfının ihtiyaçları ise çok daha geniştir; biz emperyalizmi tüm dünya çapında bozguna uğratmalıyız, ulusal sınırları ortadan kaldırmalı, işçi sınıfını iktidarı alacağı şekilde, devrimci bir şekilde, seferber etmeli ve sosyalizmin inşasına başlamak için tüm dünya çapında kitleleri seferber etmeye devam etmeliyiz.

1938'de Dördüncü Enternasyonal’i kurmak ve ona karşı hazırlanan karşı-devrimci savaşta Sovyetler Birliği’ni savunmak mutlak bir zorunluluktu. Dördüncü Enternasyonal’in, ilk revizyonist saldırıya kuruluşunun hemen ertesinde maruz kalması da bunun bir kanıtıdır. Bu saldırı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki, hareketimizin en güçlü partilerinden biri olan Sosyalist İşçi Partisi’nde (SWP) neredeyse kontrolü ele geçirmişti. Dünyada karşı-devrimin mesafe kaydetmesinin bir başka göstergesi olarak Enternasyonalimizin içinde Sovyetler Birliği’nin savunusuna karşı çıkan revizyonist bir eğilim oluşmuştu. Bu eğilim, eğer Troçki'yle ve yeni kurulmuş Enternasyonalimizin ortak iskeleti ile karşılaşmasaydı, dünyadaki tüm Troçkist safları dağıtabilirdi. Dördüncü Enternasyonal’in kurulması sayesinde Sovyetler Birliği'nin savunulması yönündeki programımızı koruyabildik ve saflarımızda meydana gelen ilk büyük revizyonist akımı bozguna uğratabildik. Bundan dolayı, Geçiş Programı’nın yaratılmasının yanında Dördüncü Enternasyonal’in kurulması, hareketimizin en büyük başarısıdır. Ancak bu sayededir ki yirmi yıllık yenilgiler aşamasının en büyük iki kazanımını savunabildik: Sovyetler Birliği’ni ve yaşayan tek devrimci Marksizm olan Troçkizmi.

TEZ 7
BÜYÜK DEVRİMCİ ZAFERLERLE DOLU OTUZ YIL

İkinci Dünya Savaşı'nın bitişi, devrimci yükselişin şimdiye kadar görülmüş en önemli aşamasını başlatmıştır. Maalesef, kitle hareketini yöneten karşı-devrimci aygıtların güçlenmesi ve Enternasyonalimizin de sürekli zayıflığı anlamına gelen devrimci önderlik krizinin şiddetlenmesi de bu devrimci yükselişe eşlik etmiştir. Bu oldukça çelişkisel bileşim, aşağıda belirtilen tipik özelliklerle özetlenebilecek olan bir dünya durumu yaratmıştır:

1. Proletarya ve dünya çapında kitleler, bir dizi görkemli zafer elde etmiştir. Bu zaferlerden ilki, emperyalist karşı-devrim anlamına gelen Nazi ordusunun Kızıl Ordu tarafından bozguna uğratılmasıdır; bu durum, Sovyetler Birliği üzerinde egemen olan Stalinizmi her ne kadar geçici olarak güçlendirmiş olsa bile dev bir zaferdir. Bu muazzam zaferi takiben dünyanın üçte birinde, özellikle de tüm ülkelerin en kalabalığı olan Çin’de, burjuvazinin mülksüzleştirilmesine şahit olduk. Fakat burjuvazinin mülksüzleştirilmesine yol açan tüm bu zaferler, bu sonuca bir ekim devriminin araçları ile ulaşmamışlardır;

2. Emperyalizm, şimdiye kadar görülmüş olan en büyük krizini yaşamaktadır. Savaşın bir sonucu olarak tüm eski sömürgeci imparatorluklar dağılmıştır ve boş bırakılan bu yerlerde ABD emperyalizmi, kitlelerin muazzam yükselişi dolayısıyla yönetimi ele geçirememektedir;

3. Emperyalist savaşlar aşaması, dünyanın paylaşımı için savaşım, tüm eski imparatorlukların güçsüzlüğünden dolayı noktalanmıştır. ABD'nin emperyalist savaştaki zaferi, kapitalist dünya üzerindeki hâkimiyet sorununu ortadan kaldırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri emperyalist ülkeler de dâhil olmak üzere tüm kapitalist dünya, ABD'nin liderliğini ve kontrolünü, küresel seviyede birleşik bir karşı-devrimci cephenin kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Emperyalistler arasında yaşanan bariz uyuşmazlıklar da bu durumu değiştirmemektedir: Kapitalist dünya üzerindeki ABD’nin hegemonyası ve karşı-devrimci önderliği ile emperyalistler arası yeni savaşların geçici dahi olsa imkânsızlığı oturmuştur. Artık karşı-devrimci savaşların hazırlanması ve yürütülmesi aşamasına girmekteyiz. Savaşların niteliğindeki bir aşama kapanmış ve bir diğeri açılmıştır. Artık emperyalistler arası savaşların aşaması kapanmıştır, şimdi karşı-devrimci savaşlar aşamasında bulunuyoruz;

4. Bu karşı-devrimci savaşta sadece yekpare bir karşı-devrimci kapitalist ve emperyalist cephe küresel olarak birleşmemektedir ayrıca emperyalizm ve Kremlin bürokrasisi arasında da Yalta ve Potsdam'da oluşturulan barış içinde bir arada var oluş zemininde ve yeni bir dünya düzeni aracılığıyla birleşik bir karşı-devrimci cephe kurulmaktadır; Birleşmiş Milletler, dünyanın etki bölgelerine paylaşılması ve benzeri gerçekler, Yalta ve Potsdam’da kurulan bu yeni dünya düzenin parçasıdırlar. “Soğuk savaşa”, Washington ile Moskova arasındaki derin çekişmelere ve Kore’yle Endonezya’daki yaşanan (devrimci bir yükselişi ezmek veya saptırmak amacındaki) sıcak savaşlara rağmen Yalta ve Potsdam’da örgütlenen yeni dünya düzeni üzerinde Moskova’yla Washington genel anlamda anlaşmakta ve bu düzeni savunmaktadırlar. Tüm dünya çapındaki işçilerin devrimini frenlemek, saptırmak, ezmek ve kontrol altına almak için Stalin ve Roosevelt, dünyayı biri Kremlin diğeri de emperyalizm tarafından kontrol edilen iki blok halinde paylaşmışlardır;

5. ABD emperyalizmi, Batı Avrupa ülkeleriyle Japonya’da kapitalist ekonominin tekrardan kurulmasını ve sağlamlaştırılmasını sağlayan ve Almanya’yla beraber Alman proletaryasının da bölünmesini olanaklı kılan ‘Marshall Planı’nı bu karşı-devrimci anlaşma ve Stalinizmin vazgeçilmez iş birliği sayesinde uygulayabilmiştir. Japonya’da ve Avrupa’daki karşı-devrime yönelik bu Kremlin desteği, emperyalizme neredeyse yirmi yıllık bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirme olanağı tanımıştır. Bu ekonomik büyüme bürokratik denetim altındaki işçi devletlerinin ekonomisinin büyümesinde de karşılığını bulacak ve kapitalist ekonomik büyümeye paralel bir olgu olarak işçi devletlerinde de gerçekleşecektir. Bunun anlamı, emperyalizmin kendi krizinin bedelini Kremlin sayesinde metropolitan kapitalizmi şeklinde istikrara kavuşturması aracılığıyla emperyalist seviyede tazmin edebilmiş olmasıdır. Emperyalizm bir diğer deyişle Sovyetler Birliği’ne komşu olan ve emperyalizm için görece çevre ülkeler niteliğindeki ülkelerde kapitalizmin mülksüzleştirilmesinin kaybını karşılayabilmiş ve bu sayede dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını devam ettirip metropolitan ülkelerde her türlü kıyaslamanın ötesinde bir kapitalist birikim ve büyüme süreci yakalayabilmiştir;

6. Aynı bürokratik ve küçük-burjuva aygıtların pekişmesinin sürdüğü gibi kitle hareketinin devrimci önderlik bunalımı da devam etmektedir. Devrimci Marksizmin bütün tahminlerine rağmen zaferleriyle beraber büyük yükseliş, ne sosyal-demokrasinin ve Stalinizmin krizini başlatmış ne de bizim güçlenmemizi sağlamıştır. Bu büyük yükseliş, dünya proletaryasının önderlik bunalımının aşılmasının başlangıcını ifade etmemiştir. Tam tersine, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen on yıllar, emperyalizmin had safhadaki bunalımıyla devrimci kitle hareketinin muazzam yükselişini, dünya proletaryasının bugüne kadar çözümsüz kalmış olan önderlik kriziyle (kitle hareketinin karşı-devrimci aygıtlarının devasa güçlenişini) birleştirmiştir. Diğer yanda ise Troçkizmin aşırı güçsüzlüğü bulunmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında gördüğümüz yüksek derecede çelişkili tüm olguların, Avrupa ve Japonya’nın kapitalist yeniden inşası, bürokratik işçi devletleri, Almanya’nın bölünmesi ve işçi devletlerinin kendi aralarında yaşanan işgallerin, temel sebebi bu önderlik bunalımıdır.

Devrimci yükseliş, bugüne kadar kendi yolunu kitle hareketinin geleneksel örgütleri üzerinden kat etmiştir; örneğin, ulusal burjuvazilerin mülksüzleştirildiği tüm devrimler, bürokratik işçi devletlerine yol açan, bürokratik önderlikler veya Küba örneğindeki gibi küçük-burjuva önderlikler tarafından yönetilmişlerdir. Bir çelişki olarak bu gerçek, karşı-devrimci aygıtları şimdiye dek hiç olmadığı kadar güçlendirmiştir ve bu sayede dünya devrimci yükselişini dondurmak veya saptırmak, dolayısıyla da emperyalizmi kurtarmak mümkün olmuştur;

7. Bürokratik işçi devletleri, bir anlamda emperyalizm ile Kremlin arasındaki karşı-devrimci görev paylaşımının kendi ayrı etki küreleri eşliğindeki sonucudur. Stalinizmin de yardımıyla emperyalizm kendisini emperyalist ülkelerdeki kapitalist devletin ekonomisini tekrardan yola sokmak için yoğunlaştırmıştır. Stalinizm ise kitlelerin bağımsız ve devrimci seferberliklerini dizginlemek veya ezmek üzere krizin çok daha şiddetli olduğu ve Kremlin bürokrasinin kendisini de çevreleyen dünya kapitalist zincirinin daha zayıf halkaları (Doğu Avrupa ve Çin) üzerinde odaklanmıştır.

Kendisini çevreleyen ülkelere Kremlin’in müdahale etmesi, kendisinin karşı-devrimci asalak varlığı açısından bir ölüm kalım meselesiydi. Bürokrasi, işçi hareketinin ve kitlelerin sınırlarının öteki tarafında kendi denetimi dışındaki devrimci bir seferberliğini hiçbir bakış açısından kabul edemezdi çünkü bu seferberlik Sovyetler Birliği’nde de karşılığını bulabilirdi ve bu da bürokrasinin tam da varlığını tehdit eden büyük bir tehlike olurdu. Emperyalizm, savaşa ve feci bir ekonomik politik sosyal krize gebe olan bu ülkelere yönelik doğrudan bir müdahalesinin kapitalizme karşı Kremlin’den bağımsız olan devrimci bir seferberlik doğurabileceği ve bunun da tüm Avrupa’da devrimci bir sürece yol açabileceği gerçeğinin farkındaydı.

Doğu Avrupa ülkelerinde, Çin’de, Yugoslavya’da ve Kore ile Kuzey Vietnam’da kapitalizmin mülksüzleştirilmesi, aşağıdaki unsurların küresel boyuttaki beklenmedik bir bileşimidir: a) Stalinist bürokrasinin de yardımıyla Japonya’da ve Batı Avrupa’da kapitalizmi yeniden inşa edebilmesi için emperyalizmin Stalinist karşı-devrimci bürokrasiye vermek zorunda kaldığı bir taviz, b) Dünya kapitalist zincirinin en zayıf halkalarında İkinci Dünya Savaşı ertesinde yaşanan muazzam yükseliş. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devasa yükselişle ve Avrupa’yla Japonya’da kapitalizmin tamamıyla çökmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşirken emperyalizm kendi faaliyetini geliştirmek ve zaman kazanmak için bu tavizleri vermeye zorlanmıştır. Kitle hareketine bu tavizleri verirken emperyalizm bunların karşı-devrimci Stalinist bürokrasi ve ayrıca günümüzde de küçük-burjuva Kastrocu bürokrasi aracılığıyla, diğer bir deyişle karşı-devrimci ve bürokratik aygıtlar üzerinden verilmiş olmasından emin olmak için çok dikkat etmiştir; çünkü bu aygıtlar sürekli devrim sürecinin dizginlenmesi için birer garantiydiler.

Bu küresel tavizler, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesindeki, insanlığın üçte birini bürokratik işçi devletlerine dönüştüren büyük devrimci yükselişin mecburi sonuçlarıdır. Her ne olursa olsun bu sonuçlar, emperyalizmi bu tavizlerde bulunmaya zorlamış olan bu gerçek anlamdaki çelişkisel bileşim sebebiyle işçi hareketinin ve dünya kitlelerinin dev zaferleridir. Bundan dolayı emperyalist karşı-devrimden gelebilecek her saldırı karşısında da savunulmalıdırlar;

8. Bu zaferlerin, bu bürokratik işçi devletlerinin, karşılığı devrimci yükseliş sürecinin ve sürekli seferberliğin devamını tüm araçlarla engelleyen bu devletlerin devrimci süreci dizginlemeyi başarmaları ve devrimci işçi hareketini kendi içinden yenilgiye uğratmaları olmuştur.

Bürokratik işçi devletleri, tüm dünya işçilerinin devrimci seferberliği sonucu sömürücülerin ve bürokrasinin vermiş olduğu dev tavizlerdir; kitle hareketinin bu muazzam zaferi, sürekli seferberliği daha iyi bir şekilde dondurup yenilgiye uğratabilmek için emperyalizm ve bürokrasi tarafından bir tavize dönüştürülmüştür. Bu devletler, ulusal sömürücüler ve emperyalizm karşısında birer zaferdir ama kitlelerin sürekli seferberliği açısından bu zaferi hemen arkasından bir yenilgi takip etmiştir: kitlelerin devrimci basıncı ve emperyalizmin krizi nedeniyle ulusal burjuvaziyi mülksüzleştirmeyi bile gerçekleştirmek zorunda kalan bürokrasinin kitle hareketi üzerindeki denetimi ele geçirip onu ezmeyi amaçlayan gözü dönmüş politikası çerçevesinde dayattığı bir yenilgi;

9. Kitle hareketinin bürokratik önderliklerinin basıncı, Enternasyonalimizin safları ve yönetimi içinde bir aktarım kayışının oluşmasına yol açmıştır: Pablocu revizyonizm. Bu durumu olanaklı kılan, bürokrasinin bazı ülkelerde ulusal burjuvaziyi mülksüzleştirerek elde ettiği güçtür. Yönetimi elinde tutan bu revizyonist akım, Enternasyonalimizi dağıtabilmiş ve bu yoldan kitle hareketinin oportünist önderliklerine hizmet ederek dünya proletaryasının önderlik bunalımını şiddetlendirmiştir. Pablo’nun revizyonizmi yüzünden dünya hareketimiz 1951’den bu yana otuz yıldır süren sürekli bir kriz halindedir. Daha önce belirttiğimiz nesnel koşullardan hiçbiri kendi başına Enternasyonalimizin kendi krizini ve güçsüzlüğünü mazur gösteremez. Enternasyonalimizin güçsüzlüğünün ve parçalanmasının birincil ve temel sebebi, hareketimizin temel ilkelerine saldırmış olan Pablocu revizyonizmde yatmaktadır. Hiçbir şey, bu iddiamızı şu gerçekten daha iyi kanıtlayamaz: Bir ekim devriminin tek gerçek olasılığını yaratmış olan 1952 Bolivya Devrimi Pablocu revizyonist önderlik tarafından ihanete uğramış ve çıkmaz bir sokağa yönlendirilmiştir; sonuç olarak, işçi hareketine yönelik bu yüzyıldaki en büyük beş ihanetten biri olan bu ihanetten Pablocu revizyonist önderlik sorumludur;

10. Karşı-devrimci aygıtların pekişmesine ve gücüne, eş zamanlı olarak kitlelerin yükselişi sebebiyle bu aygıtların krizlerinin başlangıcı da eşlik etmektedir. Tüm bu süre boyunca Stalinizmin büyüyen bir krizi gelişmektedir; ve Troçki’nin öngördüğü gibi bu kriz, kendisini başlangıçta ulusal Stalinizmlerin yükselişinde açıkça göstermektedir. Farklı ülkelerde burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle beraber bu ülkelerdeki Stalinist bürokrasiler ayrıcalıklarını artık Kremlin’e bağımlılık üzerinden elde etmemektedir, tam tersine onlar da kendi çıkarları olan birer devlet bürokrasisi haline gelmişlerdir. Kremlin’le derin rekabetler içine girmeye başlayan, bürokratik ulusal bir Stalinizm ortaya çıkmıştır. Stalinizmin, ulusal Stalinizm tarafından tetiklenen bu krizinin en yüksek ifadeleri Tito ve Mao’dur. Bu krizin yanında diğer partiler seviyesinde de, özellikle Avro-komünistlerde, ulusal Stalinizm denemeleri olmuştur fakat bunlar Moskova’dan kopma noktasına ulaşmamışlardır çünkü bu partiler Kremlin’e ayrıcalıkları açısından bağımlı olmaya devam etmektedirler ve dolayısıyla, Moskova’dan kopuşları da sadece nicel bir özelliktedir.

Ulusal Stalinizmin Moskova Stalinizmini ilgilendiren bu krizlerinin yanında, özellikle Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya’daki politik devrim başlangıçlarının ortaya çıkardığı pozitif ve solcu bir krizin tohumları da yeşermektedir ki bunun anlamı kendisini Troçkizan duruşlara yönlendiren kesimlerin ortaya çıkmaya başlamasıdır.

11. Politik devrim sürecinin güçlü tomurcukları, çok daha genel bir olguyu haber vererek 1953’ten beri büyümektedir. Politik devrim, kendisinin en önemli öncülü olan 1953’te Doğu Almanya’daki Berlin grevleri ile başlamıştır; fakat asıl patlak vermesi Polonya’da ve hepsinden öte 1956’da Macaristan’daki doğrudan politik devrim başlangıcıyla gerçekleşmiştir. Bir diğer çarpıcı gerçek de 1968 “Prag Baharı’dır”. Bu durum, politik devrimin kaçınılmaz bir süreç olduğunu göstermektedir; henüz tamamıyla yaygınlaşmamış ve Sovyetler Birliği’ne daha ulaşmamış da olsa Sovyetler Birliği’nde de yaklaşmaktadır. Politik devrimin her dalgası bir öncekinden daha güçlü olmuş ve ulusal kaderi tayin yönündeki demokratik eğilimleri de ifade etmeye başlamıştır;

12. Tüm bu aşama boyunca, 1943’ten 1973’e kadar süren otuz yıl süresince ne Sovyetler Birliği’nin ne de ABD’nin proletaryası dünya sahnesine çıkmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde yaşanan devrimci durumdan sonra, 1947’den itibaren, Avrupa ülkelerinin proletaryası dahi öncü ve belirleyici bir rol oynamayı bırakmıştır; 1953 ve 1968 Fransız grevleriyle, İtalya ve Büyük Britanya’daki düzenli seferberlikler ve grevler gibi bazı sıra dışı tezahürlerde bulunmasına rağmen Avrupa proletaryasının bu aşamadaki rolü geri kalmış ülkelerin ve sömürge ülkelerin işçilerinin ve halklarının rolüyle aynı seviyede olmamıştır;

13. Tüm dünya üzerindeki işçiler, ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne ve diğer işçi devletlerine saldırı amaçlı çeşitli karşı-devrimci planlarını başarısızlığa uğratmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyadaki işçiler, özellikle asker üniformaları içerisinde olan ABD’li işçiler, savaşı emperyalizmin amaçladığının tersine Sovyetler Birliği’ne karşı sürdürmeyi reddettiler. Ondan sonra Kore’de emperyalizmin planının başarısız olmasını sağladılar ve ABD’nin içinde de McCarthyizmi gerilettiler. ABD’nin Vietnam’daki yenilgisi, sadece ABD emperyalizminin planlarının başarısızlığa uğraması değildi aynı zamanda da işçilerden aldığı ilk askeri yenilgiydi. Dolayısıyla, şu bir gerçektir ki Vietnam’da ABD emperyalizminin bozguna uğratılmış olması net bir şekilde yeni bir devrimci aşama başlatmaktadır.

TEZ 8
TROÇKİZMİN ÇAĞININ BAŞLANGICINDA MIYIZ?

Dünya sosyalist devriminin yükselişinde ve emperyalizmin krizi içinde 1974 dolaylarında dünya devrimci yükselişinin yeni bir aşamasına girdiğimiz anlamına gelen yeni bir basamak ortaya çıkmıştır. Bu dördüncü aşama, emperyalizmin ve bürokratik işçi devletlerinin genelleşmiş krizinin, ekonomik büyümenin bitişinin, Portekiz’le beraber Avrupa devriminin başlangıcının, işçi devletlerinde genelleşmiş politik devrimin ve Stalinizmin apaçık kesinlikteki krizinin aşamasıdır. Şimdi bu sorunların hepsini ayrı ayrı inceleyelim.

Vietnam Savaşı’ndaki zafer, yeni bir aşamanın başlangıç noktası gibi görünmektedir çünkü bu zafer, ABD emperyalizminin tarihi boyunca aldığı ilk askeri yenilgi anlamına gelmektedir. Bu durum, ABD emperyalizminde burjuva politik önderlik açısından bir kriz üretmiş ve ekonomik kriz derinleştikçe bu kriz de ağırlaşmıştır. ABD’nin bozguna uğraması, tüm dünyadaki devrimci yükselişi kamçılamış ve gücünü arttırmıştır. Vietnam zaferinin sadece kısmi bir zafer olmadığını vurgulamak isteriz; bu zafer, ABD emperyalizminin ilk keskin krizine, dünya devriminin yükselişi karşısında hangi yoldan gideceğini bilemeyen ABD burjuvazisinin krizine neden olmuştur.

Bu krizin diğer bir yönü de metropolitan ülkeler dünyasında olduğu gibi bürokratik işçi devletlerinde de genelleşmiş ekonomik büyümenin bitişidir. 1974-75 krizi, sürekli ve genelleşmiş bir nitelik kazanarak her geçen yıl daha da keskinleşmektedir: Bu kriz, sadece kapitalist olanlara değil tüm ülkelere yayılmaktadır. Küba, Polonya, Macaristan, Romanya ve Yugoslavya’da da net bir şekilde açığa çıktığı üzere bu kriz, belki de işçi devletlerinde gerçekleşen en keskin ekonomik krizdir. Dolayısıyla, işçi devletleri ekonomilerinin bürokratik yönetiminin bir habis niteliğinde olduğu ve bu ekonomileri kaçınılmaz bir krize sürüklediği gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Ne emperyalizm ne de bürokrasi, daha ve daha fazla ağırlaşan bu sürekli krizden çıkmanın yolunu bulabilecek bir politika üretemezler.

Sürekli kriz, Avrupa’da sosyalist devrimin başlangıcıyla (Portekiz devrimi ve büyük kitle seferberlikleri) ve tüm Avrupa burjuvazisinin önderlik kriziyle bir araya gelmektedir. Portekiz Devrimi’nden önce Avrupa proletaryası, zirvesi noktasına Fransa’da 1968’deki büyük genel grevle ulaşan pek çok dev mücadeleler vermiştir; İtalyan ve İngiliz proleterler, yaşam standartlarının ve istihdamın azaltılmasını engellemek için sürekli bir mücadele verdiler. Fakat Portekiz Devrimi, Avrupa sosyalist devriminde yeni bir aşamayı başlatmaktadır. İkili iktidarın başlangıç süreci, faşist bir diktatörlüğün devrilmesiyle beraber gelmektedir ki böyle bir süreç, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinden beri (Macaristan ve Çekoslovakya gibi politik devrim başlangıcının gerçekleştiği Doğu Avrupa dışında) Avrupa’da hiçbir ülkede görülmemiştir. Tüm Batı Avrupa’ya yaygınlaşmış olan Portekiz’deki bu devrimci süreç, Doğu Avrupa’da da, Polonya’daki büyük grevler, seferberliklerde vb. karşılığını bulmuştur.

ABD emperyalizminin yenilgiye uğratılması, sömürge dünyadaki devrimci hareketin yükselişini de hızla geliştirmektedir, bu yükseliş ayrıca Avrupa’daki yükselişle de birleşmektedir. Dolayısıyla, bir yandan Nikaragua ve İran’ın büyük zaferleri mevcutken diğer yandan da Orta Amerika’da, özellikle El Salvador’da, yükselişin devamı yanında tüm Latin Amerika’da başlamış olan yeni bir devrimci yükselişe de şahit olmaktayız.

Dünya devrimci yükselişinde birkaç yıl önce başlamış gibi görünen bu yeni aşama, Sovyetler Birliği proletaryasını bugüne kadar henüz sahneye taşımamıştır. Fakat nasıl ki ABD proletaryası henüz kendini belli etmekteyse Sovyetler Birliği proletaryasının da bu sahnede yer alacağının tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkacağına dair belirtiler vardır. ABD proletaryası, birkaç yıldır ekonomik karakterde olan bazı önemli mücadeleler başlatmıştır.

Bu iki işçi sınıfının da dünya sosyalist devrim sürecine girmesiyle dünya devrimi dev bir ivme kazanacaktır; tabii ki Alman ve Japon proletaryalarının ama geleneğinden ötürü özellikle Alman proletaryasının da bu sürece katılması (örneğin Alman proletaryası, Avrupa’daki mevcut devrimci süreçte bile henüz önder nitelikte bir belirgin role sahip değildir) dünya devrimini ateşleyecektir.

Eğer bu eğilimler, özellikle de bürokratik işçi devletleri ve Stalinizmin sürekli ve ivmeli kriziyle beraber devrimci kalkışmanın yoğunlaşması gerçekleşirse, o zaman bizim kitlesel etkiye sahip partilere dönüşmemizle proletaryanın önderlik krizinin aşılması yani Troçkizmin çağı başlayabilir. Bu sayede de yeni muzaffer ekim devrimlerinin çağı açılabilecektir.

TEZ 9
ÖNGÖRÜLEMEMİŞ OLAN BAZI GERÇEKLER VE YANLIŞ BİR ANALOJİ

Dünya proletaryasının önderlik krizinin, çözüm yönünde bir hamleden dahi yoksun olarak kırk yıldan fazla sürebileceğini Troçki de dâhil olmak üzere partimiz öngörememiştir. Dolayısıyla partimiz, ne karşı-devrimci bürokratik aygıtların, başta Stalinizmin, devasa gelişimini, etkisini ve büyümesini ne de bu kırk yıllık muazzam devrimci yükselişe rağmen Enternasyonalimizin aşırı güçsüz ve propagandist karakterinin devam edebileceğini öngörememiştir. Ayrıca, ellilerin başlarında oluşan ve Enternasyonalimizi neredeyse otuz yıldan fazla parçalamış olan kriz gibi revizyonist karakterde bir krizin oluşabilmesi olasılığı da öngörülememiştir.

Bu öngörü eksikliğinin her zaman gerçekliğin herhangi bir şemadan çok daha zengin olduğuna dair Marksist yasadan kaynaklandığını inanıyoruz: Gerçekler şemaları aşmıştır. Bununla beraber özellikle Enternasyonalimizin kurucuları, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrası ile birincisinin ertesi arasında bir analoji kurmak gibi bir hata yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ilkinin sonrasında gerçekleşenlerin, düzelmiş ve yaygınlaşmış bir halde tekerrür edeceğine inanıyorduk. Birinci Dünya Savaşı ertesinde Marksist devrimci bir parti olan Bolşevik Parti, Ekim Devrimi aracılığıyla iktidara gelmişti ve kitlesel etkiye sahip olmaya ve önderlik krizinin üstesinden gelmeye başlayacak olan Üçüncü Enternasyonal kurulmuştu. Joe Hansen’in pek çok kereler ifade ettiği şu anekdottan şüphe etmek için sebep yoktur: Troçki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Enternasyonalimizin halk yığınları ile dolu olabileceğine ve çok sayıda kendiliğinden oluşan devrimci kitle partilerine sahip olabileceğine, hatta bu devrimci partilerin çoğunluğunun başka bir ideolojiye bile sahip olabileceğinden bizim Troçkistler olarak azınlıkta bile kalabileceğimize adamakıllı inanmıştı. Hiçbir şey, genel öngörümüzün bu olduğunu Troçki’nin 1948 yılı itibariyle milyonların Dördüncü Enternasyonal’i izleyebileceği yönündeki net tahmininden daha iyi sergileyemez.

Bu analoji ve bu öngörüler hatalıydı; bu mutlaka kabul edilmelidir. Bunun anlamı, Enternasyonalimizin çağın analizi hakkında tamamıyla haklı ama İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen konjonktürün analizi konusunda haksız olduğudur. Çok fazla iyimser ve analojik olan bir konjonktür analizi yaptık ve bunun yanlışlığı da ortaya çıkmıştır.

İşçi hareketinin önderlik krizinin bu beklenmedik şekilde devamının sonucu olarak öngörülmemiş olan bazı gerçekler ortaya çıkmıştır. Bu çok önemli gerçekleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Burjuvaziyi mülksüzleştiren tüm muzaffer devrimler, bürokratik işçi devletlerinin oluşmasına yol açmışlardır;

2. Pek çok bürokratik işçi devletinin varlığına bağlı olarak bunlar arasında savaşlar ve işgaller gerçekleşmiştir;

3. Burjuva ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı ertesindeki büyüme süreci, kapitalizmin tüm tarihi boyunca yaşadığı en muazzam büyümedir;

4. Tüm insanlık tarihindeki en büyük teknolojik devrim, emperyalist önderlik altında gerçekleşmiştir. Bu teknolojik devrim (sibernetikler, roketler, atom enerjisi, petro-kimyasallar, kimyasal gübreler ve diğer yüzyılların eski buluşlarının ancak bir on yıla tekabül edeceği bir hızda tüm alanlarda gerçekleşen penisilin, yeni ilaçlar vb. bilimsel keşifler) insanlığın en harikulade ilerlemesinde tamamıyla somutlaşmıştır: evrenin ve kâinatın fethinin başlaması;

5. Demokratik mücadeleler ve demokratik devrimler tarafından kazanılan temel ve belirleyici önem;

6. Çin Devrimi’nin ve diğer devrimlerin zaferi için gerilla savaşının kazandığı olağandışı önem;

7. Devrimci Marksist bir parti tarafından yönetilen bir devrim anlamında başka bir ekim devriminin ne muzaffer ne de bozguna uğramış olarak bugüne kadar başka hiçbir yerde gerçekleşmemiş olması.

TEZ 10
REVİZYONİZM ENTERNASYONALİ YIKMAYI AMAÇLAMAKTADIR

Neredeyse 40 yıldan beri tarihin gördüğü en muazzam devrimci yükselişin içinde sürükleniyoruz; bu yükseliş, muzaffer devrimler aracılığıyla pek çok ülkede burjuvazinin mülksüzleştirilmesine yol açmıştır. Fakat Enternasyonalimiz, ne bu zaferlerden herhangi birine önderlik etmiş ne de bu ülkelerin herhangi birinde iktidarı almıştır. Bütün bu yükselişe ve zaferlere rağmen Enternasyonalimiz hala güçsüz ve propagandisttir.

Bu güçsüzlüğün sebepleri, kitle hareketinin karşı-devrimci aygıtlarının güçlenmesini açıklayan sebeplerle aynıdır. Bu güçsüzlük, Troçkizmin oluşumunun (Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasından öncesi süreçten varlığının ilk 5 yılının sonuna kadar geçen sürenin) işçi hareketi açısından bir geri çekilme ve yenilgi aşaması olduğu gerçeğinin somut karşılığıdır. Dolayısıyla, Troçkizmin kadrolarının işçi hareketinin ateşi içinde pekişeceği nesnel olanaklar mevcut değildi ve bu kadrolar, entelektüel ve propagandist bir karakter edindiler; sonuç olarak hareketimiz, proleter önderler tarafından kurulamamıştır. Enternasyonalimiz, akıntıya karşı yüzerek kurulmuştur. Devrimci yükselişe rağmen İkinci Dünya Savaşı sonrasında karşı-devrimci aygıtların güçlenmesi, hiç kuşkusuz ki bizim akıntıya karşı yüzmeye devam etmemize neden olmuştur çünkü kitle hareketi bürokratik önderliği takip etmiştir.

Aygıtların bu güçlenişine ve kendisinin mevcut güçsüzlüğüne rağmen Enternasyonalimiz yine de olgunlaşmış, gelişmiş ve daha fazla olgunlaşıp gelişmek için olanaklar elde etmiştir. Hatta Bolivya’da iktidarı ele geçirme fırsatını bile elde etmiştir ki bu her şeyi değiştirebilecek olan bir gerçekti. Bu kırk yıllık devrimci yükseliş boyunca şu yasaya sadık kalınmıştır: Bir yükseliş gerçekleştiğinde aygıtlar güçlenir ama devrimci sol da güçlenir. Sürecin çok daha keskin şekilde gerçekleşmemiş olması gerçeği, Enternasyonalimizin tam da kendi tarihinden ve somut olarak da Pablocu revizyonizmin habis rolünden kaynaklanmaktadır.

1951 yılı, Enternasyonalimizin tarihinde bir dönüm noktasıdır: Pablocu revizyonizmden öncesi ve sonrası. O tarihten sonra, Enternasyonalin yönetimine revizyonizm tarafından el koyulduğundan beri Enternasyonalimiz krize yuvarlanmış ve parçalanmıştır.

Daha önce, Troçki’nin ölümüyle beraber, Dördüncü Enternasyonal’de başka bir kriz daha yaşanmıştı. Fakat bu kriz çok farklı bir niteliktedir. Troçki’nin ölümü, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süre boyunca Enternasyonalimizin daha fazla ilerlemesini engelleyen bir önderlik krizi yaratmıştır. Troçki’nin ölümü, Enternasyonalimizin tarihinde nitel değişim yaratmış bir gerçektir çünkü işin doğrusu bu ölüm yüzünden tarihsel önderliğimizden yoksun kalmış olduk. Hareketimiz, 1940 yılının o dehşet 21 Ağustos gününü ustamızın biyografik bir özelliği olarak hatırlamak üzere kullanmakta lakin Enternasyonalimizin ve dünya proletaryasının politik bakış açısından bu durumun ne anlama geldiğini net bir şekilde açıklamak için yeterli bir çaba göstermemektedir. Troçki’nin katledilmesindeki amacın sadece intikam değil bunun yanında net bir karşı-devrimci amaç taşıdığı yeterince işaret edilmemektedir: İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devrimci yükselişi ve Dördüncü Enternasyonal’i tarihi bireysel önderliğinden mahrum bırakmak.

Stalinizm bu amacında başarılı olmuştur: Enternasyonalimiz, sınıf mücadelesi içinde inşa edilmiş ve sınanmış, savaş-sonrasında ortaya çıkmış olan yeni ve büyük problemlerle yüzleşebilecek bir önderlikten fiilen yoksun bırakılmıştır. Sonuç olarak, Enternasyonalin önderliği ve merkezi, savaş boyunca fiili olarak SWP’nin elinde kalmıştır. Bu parti, savaş boyunca ve onun hemen ertesinde Enternasyonalimizin yeniden inşasına yönelik ilerici bir rol almaktan geri durmamış ama üzerine alması gereken bir görev olan kendisini önderliğin ekseni haline dönüştürmeyi gerçekleştirmemiştir. Önderlik, bu gerçeğe bağlı olarak savaşın hemen ertesinde Pablo başta olmak üzere yeni Avrupalı önderliğin ellerine düşmüştür. Troçki’nin ölümünün bir sonucu, Enternasyonalimizin savaşın ve savaş-sonrasının tanıttığı yeni olgulara, emperyalistler arası savaşın karşı-devrimci bir savaşla birleşmesine, Almanya’nın parçalanmasına ve Avrupa devrimci sürecinin merkezi olarak on yıllarca ortadan kayboluşuna, Avrupa’nın bir kısmının (Doğu Avrupa’nın) Sovyetler Birliği’nce işgaline, bu devletlerin bürokratik işçi devletlerine dönüşümüne, Yugoslavya ve Çin’in durumlarına, “Marshall Planı”na, Avrupa’nın kapitalist yeniden inşasına ve ekonomik büyümeye süratle cevap geliştirememesi olmuştur. Enternasyonalimizin Troçki’nin ölümünden sonraki belgeleri, yetersiz ve sektercedir. Bu belgelerin güçlü oldukları nokta, Troçki’nin mirasının savunulmasıdır.

Bütün bu büyük yanlışların yanında Dördüncü Enternasyonal, işçi hareketi içinde gecikmeyle de olsa tüm olgulara devrimci Marksist bir cevap verebilen tek akım olmuştur; bunun sebebi, kendi mevcudiyeti, metodu ve programıdır, Lenin’le Troçki’nin mirasıdır. Stalinizmin önderlik ettiği yeni işçi devletlerini böylece doğru bir şekilde bürokratikleşmiş olarak tanımlayabildik. Enternasyonalin yeni yönetiminin, özellikle o zamanki Fransız ve İngiliz seksiyonlarının önderliklerinin, yeni başlamış olan olgunlaşması sayesinde Troçki’nin ölümüyle ortaya çıkan önderlik bunalımı yavaş yavaş aşılabilecekti. Ama Troçki’nin ölümünün oluşturduğu bu önderlik krizinin aşılması süreci, Pablocu revizyonizm yüzünden birdenbire kesintiye uğradı. Enternasyonalimizin sınıf mücadelesinin ateşi içinde çelikleşmemiş olan bu yeni önderliği üzerinde “Soğuk Savaş”ın ve Stalinizmin egemenliği altındaki yeni bürokratik işçi devletlerinin etkisinin ölümcül sonuçları olmuştur: İlerleme ve olgunlaşmanın yavaş sürecini infilak ettirmiştir; Pablo’nun amaçladığının tersine yıkılış gerçekleşmemiş ama Enternasyonalimiz parçalanmıştır.

Bunun sebebi, uluslararası önderliğimizin esasen entelektüel olması ve yeni işçi devletleri üzerindeki denetiminden dolayı “Soğuk Savaş’ta” ABD emperyalizmi ile yüzleşirken çok güçlü görünen Stalinizmin ve kitle hareketi önderliklerinin basıncına direnmekte yetersiz kalan bir önderlik olmasıdır. Top yekûn bir karşı-saldırı içindeki emperyalizmin ve Doğu Avrupa’yı o ülkelerin proletaryasının bağımsız ve devrimci seferberliğini daha iyi ezebilmek için işgal eden Stalinizmin çifte basıncı altında Pablo, Stalinizme ve işçi hareketinin tüm küçük-burjuva bürokratik önderliklerine tamamıyla teslim olmuştur. Pablo’nun “kendine özgü entrizm” politikası, soğuk savaşın komünist partileri iç savaşa ve işçi devrimine doğru ilerlemeye zorlayacağı tahlili, “deforme işçi devletleri yüzyılı” teorisi, tüm bunlar Pablo’nun kendi ihanet ve seferberlik karşıtı politikasını haklı çıkarabilecek nitelikteki ve Stalinizmin de hizmetinde olan genel bir kavrayışı saflarımıza sızdırma girişimleriydiler. Pablo’nun revizyonizmi, Dördüncü Enternasyonal’i ve onun seksiyonlarını kitle hareketinin en önemli karşı-devrimci aygıtı olan Stalinizme yönelik en uzlaşmaz mücadelelerini terk ederek geliştirmeyi amaçlamasında somutlaşmıştır.

Pabloculuk, Enternasyonalimiz üstünde yıkıcı etkiler bırakmıştır. Pablo sadece Stalinizme teslim olmakla kalmamış ayrıca kitle hareketi üzerinde egemen olan her yönetime veya aygıta da teslim olmaya başlamıştır. Bu teslimiyet, sahte bir nesnelciliğin arkasına gizlenmiştir: Kitle hareketinin basıncı o kadar güçlüdür ki bu basınç tüm önderlikleri sürekli olarak artan bir şekilde ilericileşen devrimci merkezci bir çizgi izlemeye zorlayacak ve onları bilinçsizce Troçkizme getirecektir. Pablocu yönetim sayesinde Enternasyonalimizin ve Troçkizmin şanlı ve lekesiz bayrağına oportünizmin ve ihanetin çamuru bulaşmıştır.

Pablocu ihanetin terkibi Bolivya’da gerçekleşmiştir. Pablo’nun yönettiği Enternasyonalin bir seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi (POR) bu ülkede bir devrime yönelik yüzyılın en büyük ihanetlerinden birini işlemiştir. Bu ihanet, Menşeviklerin Rus devrimine ihanetine, sosyal-demokratların Birinci Dünya Savaşı esnasındaki ve sonrasındaki ihanetine ve Stalinistlerin Çin’deki, Almanya’daki, İspanya’daki vb. ihanetlerine eşittir ve belki bunlardan bile daha büyük bir ihanettir. 1952 başlarında Bolivya’da Troçkizm tarafından eğitilmiş olan işçi sınıfı bilinen en mükemmel işçi devrimlerinden birini gerçekleştirmiştir: Burjuva ordusunu yok etmiş, ülkedeki tek gerçek iktidar odağı olarak işçilerin ve köylülerin milislerini kurmuş, işçi hareketini ve milisleri merkezileştirmek üzere COB’u (Bolivya İşçi Merkezi) örgütlemiştir. COB’u yöneten bürokrasi ise COB’un zapt ettiği iktidarı burjuva-milliyetçi parti MNR’nin (Ulusalcı Devrimci Hareket) ellerine vermiştir. Bolivya Troçkizmi güçlüydü; işçi ve kitle hareketi içinde büyük etkisi vardı; orduyu tahrip eden, işçi ve halk ayaklanmasının birleşik yönetimine dâhildi. Oysa Pablo’nun yönettiği Uluslararası Sekreterlik (US), burjuva hükümeti eleştirel olarak kabul etmek gibi hain ve reformist bir yöneliş sunmuştu. Bolivya Troçkizminin ve tüm Enternasyonalin mevcut krizi, Bolivya’da Stalinizmin ve Latin Amerika’da tüm küçük-burjuva ulusalcı hareketlerin gücü, tüm bunlar kökenini Pablo’nun bütün Enternasyonalimizi Bolivya’da uygulamaya zorladığı bu hain sınıf iş birliği politikasından almaktadır. Pablocu revizyonist ilke, her zaman için aynıdır: Kitle hareketi tarafından sıkıştırılan MNR sosyalist devrimi yapmak zorunda kalacaktı.

Pabloculuk yalnızca Bolivya devrimini burjuva bir hükümetin eline teslim etmemiş ayrıca ihanetini Fransa ve Almanya’ya da genişletmiştir. Fransa’da 1953’te Stalinizmin amaçlarına aykırı olan büyük bir genel grev patlak vermiştir ve Pabloculuk bu greve rağmen sadece komünist partiye girmekle kalmamış aynı zamanda ihanetini de açıktan tasdik etmiştir. Aynı ihanet, Doğu Avrupa’da politik devrimin başlangıcında da gerçekleşmiştir. Doğu Alman işçileri Berlin’de bürokrasiye karşı bir genel greve gittiklerinde ve Rus tankları grevi bastırmak üzere ülkeye girdiklerinde US, Doğu Almanya’daki işçi hareketine yönelik bürokratik baskının bir suç ortağı olarak kendisinin Kızıl Ordu’nun geri çekilmesi talebine karşı olduğunu açıklamıştır. Stalinizme karşı olan Macar devriminin başlangıcında da aynısını yapmıştır.

Her ne kadar bu revizyonist sapmayı en uç teorik ve politik sonuçlarına vardırmış olan Pablo olmuşsa da revizyonizm Pabloculukla sınırlı değildir. Revizyonizm, Enternasyonalimizi ta o zamandan bu yana sürekli bir kriz içinde bırakan çok daha geniş bir akımdır. Kendi içinde farklılıklar ve ayrı akımlar olan, ve her revizyonist akımın olduğu gibi ilkesiz olan bir cephedir. 1951’de Enternasyonalimizin önderliğini işgal eden bu revizyonist akım, son otuz yılın tümünde kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva önderliklerine düzenli olarak teslim olmasıyla ve kitle hareketinin devrimci önderlik bunalımını aşmanın tek olasılığı olarak partilerimizi inşa etmek ve geliştirmek için bu önderliklere karşı uzlaşmaz mücadelemizi terk etmesiyle belirlenmiştir. Bu önderlikleri teşhir etmek yerine düzenli şekilde onlara teslim olması şu yoldan ilerlemiştir: Bu önderlikleri ilerici olarak tanımlayarak, kendisini bürokratik ve küçük-burjuva akımların sol kanadı haline dönüştürmüş ve bu oportünist akımlardan net bir şekilde ayrışmış her bağımsız Troçkist faaliyeti terk etmiştir. Revizyonizm, bu ilkesiz cephenin mevcut karakteri itibariyle gelişiminin her aşamasında farklı kişilikler ve tipik liderler tarafından yönlendirilmiştir. Fakat tüm bu kişiliklerin ve liderlerin, koyu ve hafif revizyonistlerin, hepsinde ortak olan yan, muzaffer bir devrim veya kitle hareketi yönetmiş olan oportünist akımlara teslimiyet yönelişleridir. İşte bu yüzden revizyonizm, ilk aşamada Titoculuğa, Maoculuğa, genel olarak Stalinizmle onun farklı varyantlarına ve son olarak da Bolivya’da MNR’ye teslim olmuştur. Bu ilk revizyonist aşamayı ise Kastroculuğa teslimiyetten oluşan bir ikinci aşama takip etmiştir.

Kastroculuk iktidarı alırken kitle hareketinin küçük-burjuva bir akımıydı ve bürokrasiyle doğrudan ilişkili olan bir akım değildi; bu gerçek, revizyonizm tarafından kendi ihanetini gizlemek için 1960’tan günümüze dek kullanılmıştır. Kastroculuğa yönelik bu teslimiyet, ki yukarıdaki gerçeğe dayanarak revizyonizm Küba devletini bürokratik bir işçi devleti olarak değil de devrimci bir işçi devleti olarak tanımlamaktadır, farklı aşamalardan geçmiştir. İlk aşama, Kastroculuğa doğrudan bir teslimiyet olmuştur. Daha sonra, tüm Latin Amerika ölçeğinde Guevaracı gerillaya bir teslimiyet gerçekleşmiştir; ve bu teslimiyet, Avrupa’da ilk olarak Guevaracı öncüye ve “Che” öldükten sonra da aşırı-sol öncüye teslimiyetle beraber artmıştır. Kastroculuğa yönelik bu teslimiyet en son olarak Nikaragua FSLN’sine (Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi) teslimiyetine doğru genişlemiştir. Her zaman olduğu gibi bugünkü revizyonizmde de koyu revizyonistlerle hafif olanlar bulunmaktadır: Aynı 1951’de Pablo’nun olduğu gibi açıktan revizyonist olan bir akım bulunmakta ki bu akım en uç sonuçlara doğru ilerlemekte yani sadece FSLN’ye değil doğrudan Kastroculuğa, Vietnam önderliğine ve Stalinist bürokrasiye de teslim olmaktadır. Bunun yanında bir de mahcup revizyonistler denilebilecek olan başka akımlar bulunmaktadır; şimdi de biraz bu akımları ele alalım.

Revizyonist duruşlarını kendi zamanında Pablo’nun ve günümüzde de SWP’nin yaptığı gibi açıktan ve doğrudan ifade eden liderleri bir gölge gibi izleyen ve aynı revizyonizmin parçası olan merkezci bir akım bulunmaktadır. En önemli revizyonist ifadelerin bazılarını, örneğin “neo-emperyalizm, üretici güçleri geliştirmektedir” ifadesi ve buna benzer diğer revizyonist teorik varyantlar, bu revizyonist akım tarafından geliştirilmiştir. Merkezci olan ama aynı revizyonizmin temel bir parçası olan bu akımı iki gerçek belirlemektedir. İlki, bu akım Troçkizmden biçimsel olarak kopmamıştır; ikincisi, revizyonizmin organik anlamda bir parçasıdır, her ne kadar onunla iç tartışmalar yaşasa da onu revizyonist olarak teşhir etmez çünkü yapılanların taktik veya teorik hatalar olduğunu söylemekten öteye gitmez. Biçimsel olarak bazı Troçkist duruşları savunur fakat sadece revizyonist duruşları daha verimli bir şekilde gizleyebilmek için bunu yapar. İşin doğrusu, bu iki revizyonist varyant arasında 1914’ten sonra Bernstein’la Kautsky arasındakine benzer net bir görev paylaşımı bulunmaktadır.

Toplarsak, revizyonizm 30 yıllık ömrü boyunca aşağıdaki fikirleri güçlendirmesiyle belirlenmiştir: 1. emperyalizmin neo-emperyalist veya neo-kapitalist diye tanımladıkları yeni aşamasında insanlığın üretici güçleri büyümeye devam etmektedir; 2. kitle hareketinin önderlikleri (bürokratik, Stalinist veya küçük-burjuva önderlikler), onları devrimci duruşlara götürecek merkezci, sürekli ilerici olan bir çizgi izleyebilirler; somut olarak, kitle hareketinin basıncı ve anti-emperyalist basınç altında sıkışan ve burjuvaziyi mülksüzleştirmeye zorlanan bürokratik ve küçük-burjuva önderlikler devrimci merkezci hale gelmektedirler; dolayısıyla, onları desteklemeliyiz, oportünist önderliklerle yüz yüze çarpışmamızın tersine bu önderliklerle çarpışmamalıyız; 3. bir önceki revizyonist teorinin sonucu olarak, işçi hareketi açısından bu karşı-devrimci önderlikleri bozguna uğratmak için Troçkist partileri inşa etmenin zorunlu bir görev olmadığı çeşitli bölgeler ve ülkeler bulunmaktadır; 4. dolayısıyla, ne Troçkist partileri inşa etmek ne de Küba’da politik devrim yapmak zorunlu değildir.

Revizyonizmin içindeki merkezci akım, bizim revizyonizmin tanımını hizipçi bir abartmaya dayanarak ileri sürdüğümüzü ve bunun Marksist bir tanımlama değil bir sıfatlandırma olduğunu iddia ederek açıktan revizyonist olan akımlarla arasındaki organik bağı haklı göstermeye çalışmaktadır. Bu merkezci akımın savı, revizyonizmin, Marksizm içinden çıkan ve bürokrasiyle işçi aristokrasisinin çıkarlarını yansıtan bir akım olarak belirlendiği ve Enternasyonalimizin ise hiçbir zaman bir bürokrasiye sahip olmadığıdır. Bu merkezci mantık yürütmenin bir yarısı doğrudur: Revizyonizm ancak arkasında sosyal güçler, işçi sınıfının tarihsel ihtiyaçlarının düşmanları, olduğu zaman vardır. Hatayı ise bu sosyal ifadeleri sadece bürokrasiye ve işçi aristokrasisine sınırlandırdığı zaman yapmaktadır.

Marksizmin tarihinde bilinen revizyonist akımların tümü, işçi bürokrasinin ürünü olmamıştır. Geçen yüzyılın sonundaki ve yaşadığımız yüzyılımızın başındaki ilk revizyonizm olan Bernsteinizm, işçi bürokrasisince değil Alman Sosyal-Demokrat Partisi’ne katılmış olan küçük-burjuva entelektüeller tarafından desteklenmiştir; ve bu sosyal kesimi temsil ederek o ülkeden tüm dünyaya yayılmıştır. Aynı durum, Shachtmanizmle, Sovyetler Birliği’nin savunulmasına karşı çıkan akımla, beraber bizim de, bizim hareketimizin de, başına gelmiştir: Bu akım, hareketimizin tüm temel ilkelerini sorgulayan küçük-burjuva bir akımdı çünkü işçi hareketine ve onun en sömürülen kesimlerine yabancı olan bir sınıfsal kesimi temsil etmekteydi.

Pablocu revizyonizm ile onun merkezci takipçilerinin kökenleri aynı sosyal kesimlerden gelmektedir ve yukarıdakiyle aynı olan sebepten ötürü Sovyetler Birliği’nin savunulmasına karşıt olanlarla aynı düşünme metoduna sahiplerdir. Sovyetler Birliği’nin savunusuna karşıt akımın revizyonizmle ortak yanı, her ikisinin de devrimci Marksist mirasın temel unsurlarının savunusunu terk etmiş olmasıdır. Bu akım, işçi hareketinin İkinci Dünya Savaşı’na kadarki en büyük nesnel kazanımının savunusunu terk etmiştir: Sovyetler Birliği’nin sovyet devletini savunmamaktadır. Ayrıca karşı-devrimin ilerlemesine özellikle de ABD’de teslim olmuştur. Çağdaş revizyonizmin tipik özelliği ve Sovyetler Birliği’nin savunusuna karşıt olanlarla sahip olduğu ortak yan, çağdaş revizyonistlerin de savunu karşıtı olmalarıdır ama Sovyetler Birliği’nin savunusuna değil de dünya proletaryasının en büyük öznel kazanımı olan Dördüncü Enternasyonal’in savunusuna karşıtlardır; modern revizyonistler, kitle hareketinin veya bürokratik işçi devletlerinin (işçi hareketinin en ilerici mücadeleleri ve kazanımlarından bazılarını isteksizce yönetmiş olan) karşı-devrimci aygıtlarının basıncına teslim olmuşlardır. Her iki akım da özdeşlik ilkesini uygulama metoduna sahiptir fakat farklı aşamalarda bunu uygulamaktadırlar. Sovyetler Birliği’nin savunulmasına karşıt olanlar, karşı-devrimin ilerlediği aşamanın revizyonistleriydiler ve devrimin ilerlediği aşamanın revizyonistleri ise Dördüncü Enternasyonal’in savunusuna karşıt olanlardır.

Sovyetler Birliği’ni savunmaya karşıt olanlar şöyle söylemişlerdi: Karşı-devrimci Stalinizm, karşı-devrimin ilerlemesinin bir sonucudur; ve bir devlet olarak Sovyetler Birliği de karşı-devrimcidir. Geçici olarak tek bir genel başlığın, dejenere işçi devletinin, birer parçası olan çok çelişkisel olgularla uğraştıklarını gözlemlemeden işçi devletinin karşı-devrimci yönetimi ile işçi devletinin kendisi arasına bir eşitlik işareti koymuşlardır. Troçkizme yönelik günümüzdeki revizyon ise devrimin ilerlemesi ile karşı-devrimci bürokratik önderlikler arasına bir eşitlik işareti koymaktadır: Devrim ilerlediğinden dolayı kitle hareketinin önündeki önderlikler de, bürokratik ve küçük-burjuva olsalar dahi kaçınılmaz olarak onunla beraber ilerlemektedirler.

Bu mantık yürütme, biçimsel bir bakış açısından derin bir mantığa karşılık gelmektedir: Oportünist partiler, uluslararası sosyalist devrime ampirik olarak egemen olmaya devam edeceklerine göre sekter olmak için ve bu partilere karşı mücadele edip onlara karşı bizim partilerimizle direnmek için hiçbir sebep yoktur. Dolayısıyla, bugünkü gerçekliğin uç çelişkisellikte olup da sadece bir süre için geçici bir birlik oluşturan iki kutbu arasında ayrım yapmayı reddetmekte ve bu kutuplar arasına bir eşitlik işareti koymaktadırlar: Devrimin yükselişi, devrimin mevcut önderliğinin devrimci dönüşümüne eşittir. Dördüncü Enternasyonal’in daha fazla gerekli olmadığı ve devrimci çağın uluslararası Fabian Topluluğu’na dönüştürülebileceği sonucunu bu mantık yürütmeden açıktan ya da gizli şekilde çıkarmışlardır. Bu sonucun anlamı, bunların Dördüncü Enternasyonal karşıtı bozguncular olduklarıdır ve alıp götürdükleri şeyin de Enternasyonalin baş var oluş sebebi olduğudur: devrimci yükseliş boyunca kitle hareketindeki veya bürokratik işçi devletindeki karşı-devrimci aygıtın nihai bozgununa kadar oportünist önderliklere karşı uzlaşmaz mücadele.

Sovyetler Birliği’nin savunmasına karşıt olan akım kadar Pabloculuk ve ona eşlik eden merkezci akım, her iki revizyonist akım da, aynı sosyal sebebin doğurduğu gerçeklerdir: Bu gerçekler, işçi hareketinin mücadelelerinin ateşi içinde çelikleşmemiş, ve önderliğe de ihanete de entelektüeller olarak ulaşmış olan liderlerin sonucudur. Revizyonist akımların bu sınıfsal karakteri, merkezci akımın varlığının devamını açıklamakta ve revizyonizmin lehine oynamak zorunda oldukları merkezci rol de diğer gerçeği açıklamaktadır. Koyusunun da hafifinin de her revizyonizmin ortak yanı, onu izlenimci yapan ve burjuva veya bürokratik gazetelerce yayımlanan büyük gerçeklerden etkilenmeye eğilimli olan bu sınıfsal temele sahip olmasıdır. Bu yüzden, aynen her küçük-burjuva akımın olduğu gibi, ne işçi sınıfına ve onun devrimci mücadelelerine ne de Dördüncü Enternasyonal’in olasılıklarına güvenleri yoktur; ve bu yüzden, kitle hareketinin bürokratik aygıtlarına karşı uzlaşmaz savaşçılar ve tüm dünyada Troçkist partilerin duvarcı ustaları olarak ele geçirmemiz gereken zor ve dehşetli yerden bizi ayrı koyacak olan çeşitli kestirme yolları ve varyantları bulmak için her daim bir arayış içindedirler.

TEZ 11
EŞİTLER KOMİTESİ REVİZYONİZME DİRENEN GÜÇLERİ YENİDEN BİR ARAYA GETİRİYOR

Pablocu revizyonizm, yalnızca Enternasyonalimizdeki en dehşetli krize yol açmakla kalmamış bunun yanında kendisine karşı artan bir direniş de yaratmıştır. Fakat bu direniş maalesef uluslararası anlamda sınanmış bir önderlik tarafından yürütülmemiştir. Enternasyonalimizin kendi güçsüzlüğünden dolayı revizyonist önderliğe karşı sağlam bir uluslararası önderlik ve örgütlenmeyle mücadele etmek mümkün olmamıştır. Yine de revizyonist çizgiye karşı direniş güçlü olmuş lakin uluslararası bir önderliğin yokluğundan dolayı ulusal, bölgesel veya dağınık bir karakter taşımıştır. Farklı ulusal partiler ve bölgesel veya uluslararası eğilimler revizyonizme karşı direnmişlerdir. Revizyonist çizgiye karşı direnişin tarihi dolayısıyla sınıf mücadelesi sürecine de yakından bağlı olarak inişlerle ve çıkışlarla dolu bir tarihtir.

Troçkist ilkelere ihanet eden ve revizyonist bir akım olan Pabloculuğun önemini ilk kavrayan, bu tarihsel meziyeti gösteren, eski Fransız seksiyonu PCI (Uluslararası Komünist Parti, şimdiki adı OCI-Uluslararası Komünist Örgüt) olmuştur. Fransız yoldaşlar, neredeyse tek başlarına ilkeli bir mücadele başlatmışlardır. US ve Pablo’nun kölesi haline getirilmiş olan Bolivyalı yoldaşlar hariç olmak üzere Latin Amerika Troçkistlerinin büyük çoğunluğu da onları hızla takip etmiştir (Çekimser bir çizgiye sahip olan, Bolivya’daki Lora’nın akımını ayrıca ele almalıyız).

En itibarlı ve en önemli geleneğe sahip olan Troçkist parti, ABD’deki SWP (Sosyalist İşçi Partisi), Pablocu revizyonizme karşı mücadeleye Pablo’dan çarpıcı bir şekilde koptuğu Kasım 1953’te katılmıştır. Bunun ertesinde de Pabloculuğun revizyonist saldırısına karşı Enternasyonalimizi savunmak için Uluslararası Komite (UK) kurulmuştur.

Fakat UK, SWP’nin etkisinden dolayı savunmacı bir birleşik cephe niteliğinden öteye asla gidememiş ve uluslararası bir akım bile oluşturamayan federatif bir örgüt olmuştur. Sallantıdaki iç ilişkileri eşliğinde UK daha çok bitkisel bir hayat yaşamıştır; ve saflarımızdan tasfiye edilene kadar revizyonizme karşı kesin bir savaş verebilecek olan güçlü bir merkezi önderlik eşliğinde mücadele etmesi mümkün olmamıştır.

SWP'nin bu anlayışına karşı Latin Amerikalı Troçkistler yorulmaz bir mücadele vermişlerdir zira SWP önderliğinin görüşü esasen ulusal Troçkistlerin federatif bir Enternasyonali veya federatif bir uluslararası komitesi yönündeydi.

UK her ne kadar dünya üzerindeki tüm militan Troçkist güçlerin yüzde seksenini bir araya toplamış da olsa UK’deki hegemonik parti olan SWP’nin bu ulusalcı duruşu yüzünden revizyonizmi bozguna uğratmak olanaklı olmamıştır. SWP’nin bu ulusalcı politikası, Pabloculuğun 1956 ile 1959 arasında değişime uğramış olan duruşuyla birleşmiştir. Pabloculuk duruşunu Macar devrimi esnasında veya Küba Devrimi sebebiyle değiştirmiştir; ve SWP’nin önderliği de öyle görünüyor ki o andan itibaren Pablocu US’nin bariz bir revizyonist eğilim olduğunu vurgulamaksızın bu akımla yeniden birleşme yönünde çaba göstermiştir.

Revizyonizmin tam da en güçsüz olduğu anda SWP, UK’nin güçlerini dağıtarak ve örgüt içinde pek çok krizlere de yol açarak UK’yi parçalanmaya zorlamıştır. Pablocu revizyonizm, UK’nin parçalanması sayesinde ayakta kalabilmiştir; bu sonucu yaratan ve Birleşik Sekreterlik'in (BS) oluşturulmasına da yol veren, SWP ile US’nin 1963’teki yeniden birleşmesidir.

SWP’nin UK’den kopmasını ve Pabloculuğun eline oynamasını sağlayan sınıf mücadelesi gerçeği, Stalinist olmayan küçük-burjuva bir önderlik olan Kastroculuğun önderlik ettiği Küba devrimidir. Bu olay, Troçkist hareket içinde ve özellikle de UK saflarında çok derin bir kafa karışıklığı yaratmıştır. Burjuvaziye karşı kendi amaçlarının ötesine giden küçük-burjuva önderlikler ile ilgili Troçki’nin analizine kabaca uyan bu yeni olguya UK tam bir birlik halinde cevap verememiştir. Kafalarda karışıklık yaratan şey, Kastroculuğun Stalinist olmayan bir önderlik olması gerçeğiydi. Troçkist hareketin hiçbir akımı bu yeni ve karmaşık olguya ilkeli bir duruşla cevap verememiş ve hiç kimse şu küresel ve ilkeli analizi yapamamıştır: Burjuvaziyi mülksüzleştirdiğinde Küba kendisini bir işçi devletine dönüştürmüştür ama bu devrim, küçük-burjuva ve tamamıyla milliyetçi (her ne kadar bu milliyetçilik Latin Amerikalı olmasından dolayı o zaman için bazı ilerici özelliklere sahip olsa da) bir önderlik tarafından gerçekleştirilmiştir; bu sebepten, yeni doğmuş olan işçi devleti daha baştan bürokratiktir ve öncelikle 26 Temmuz Hareketi’nin daha sonra da Küba Komünist Partisi’nin küçük-burjuva ve bürokratik partiler olmasından dolayı politik devrim ve Troçkist bir partinin inşası zorunludur. Diğer bir deyişle, küçük-burjuva bir önderliğin Stalinist olmaması ve hatta anti-Stalinist olması o önderliğin küçük-burjuva sınıfsal karakterini ortadan kaldırmaz.

Küba olgusu, Geçiş Programı’nın neredeyse imkânsız olarak öngörmüş olduğu hipoteze, İkinci Dünya Savaşı sonrasının tüm diğer işçi devletleri ile aynı derecede denk düşmektedir. Önderliğin Stalinist olması ya da olmaması ikincil bir problemdir. UK içerisinden bazı yoldaşlar, özellikle SWP, Küba devletinin işçi devleti karakteriyle Kastroculuğun devrimci karakterine vurgu yapmışlar ve Troçkist bir partinin inşasının gerekli olmadığı sonucuna varmışlardır. UK’deki diğer yoldaşlar ise Küba devletinin işçi devleti niteliğini reddetmişler ve Kastrocu önderlik ile 26 Temmuz Hareketi’nin oportünist küçük-burjuva karakterini ve bunlara karşı mücadele edecek olan Troçkist bir partinin inşasının gerekliliğinin üzerinde durmuşlardır. SWP’nin UK’yi parçalamış olduğu gerçeği, Küba devrimi konusunda doğru ve ilkeli bir duruşa ulaşılmasını engellemiş ve genelleşmiş olan kafa karışıklığını daha da kötüleştirmiştir.

Kendi revizyonizmlerini ve Troçkist partilerin inşasının gerekliliğini inkâr edişlerini canlandırmak ve güçlendirmek için Küba devrimi, Pabloculuk ve Mandelizm açısından bulunmaz bir fırsat olmuştur. Revizyonizm, daha önce Stalinizmin ellerine terk ettiği sosyalist devrime önderlik etme rolünü bu sefer de Kastroculuğa teslim etmek için bu fırsatı değerlendirmiştir. Revizyonizm sadece oyunun sahnesini değiştirmiş fakat kendisi aynı kalmıştır: Devrimin ve devrimci partiler haline dönüşmenin yolu ellilerde Stalinizmden ve dünya kitle hareketinin tüm bürokratik ve milliyetçi aygıtlarından geçiyordu ama altmışlarda revizyonistler adresi değiştirdiler, artık devrimci partileri Kastroculuk kuracaktı çünkü kendisi de devrimci bir partiydi. Sovyetler Birliği ve Çin arasındaki ilişkilerin kopması da US’yi bir süre için Maoculuğa dair buna benzer bir şey ifade etmeye sürüklemiştir.

Maoculuğa ulusal Stalinist bir varyant olarak haklı şekilde karşı çıkarken SWP’nin Troçkist programın bu revizyonunu ve Kastroculuğa dair bu analizi kabul etmesi gerçekten çok ciddi bir sorundur.

SWP, US ile birleşmeye bu yoldan ilerlemiştir. SWP, Küba’yı bir işçi devleti olarak tanıması örneğindeki gibi pek çok doğru ve ilkeli programatik ifadeye sahiptir; fakat bunların arkasında da Kastroculuğa yönelik derin bir teslimiyet ve Troçkist olmanın en temel sebebinin inkârı yatmaktadır: SWP Kastroculuğa, yeni işçi devletinde egemen olan bu küçük-burjuva akıma karşı Kübalı işçilerin politik devrimini gerçekleştirene kadar Küba’da ve Latin Amerika’nın geri kalanında Kastroculuk ile savaşmak için Troçkist bir partinin inşasının zorlayıcı gerekliliğini reddetmiştir. SWP ile US'nin yeniden birleşmesinin politik zemini, revizyonist bir ortaklaşmadan geçmektedir: Troçkizmin ve işçi hareketinin düşmanı olan Kastrocu önderliğe karşı mücadele etmemek.

SWP’nin bölücü manevrasından sonra UK’den geriye kalanlar, esas olarak Healyist önderlik dolayısıyla bu yeni olguya küresel bir analizle ve politikayla cevap verememişlerdir. UK’nin Küba’yı, politik devrimin yapılmasının zorunlu olduğu bürokratik bir işçi devleti olarak tanıması yıllar almıştır. UK, BS’nin bu yeni revizyonist cephesine karşı karışık bir analiz ve politikayla cevap vermiş ve bu yüzden de bu cepheyi zayıflatmak bir yana onu güçlendirmiştir.

Altmışlı yıllar, Troçkist saflarda revizyonizmin toparlanmasını sağlayan büyük bir kafa karışıklığının yaşandığı bir on yıl olmuştur çünkü doğru ve sonuç verici bir küresel analizin yokluğu, revizyonist duruşların ve politikanın değirmenine su vermiştir: Revizyonizmin değirmeninde öğütülen temel politika, Küba’da küçük-burjuva önderliğe karşı politik devrime önderlik edebilecek tek parti olan Troçkist bir partinin inşası için savaşmamaktır.

1968 civarında başlayan yeni devrimci yükseliş, Troçkist oldukları iddiasındaki güçleri, hem BS hem de UK saflarındaki güçleri bu yükselişe bir cevap üretmek yönünde sıkıştırmıştır. 1968’de Fransa’daki büyük genel grev, aynı yıl Çekoslovakya’daki bir politik devrim başlangıcı olan Prag Baharı, Latin Amerika’da ve özellikle de Güney Yarımküre’deki devrimci yükseliş, ABD işgaline karşı Vietnam halkının inanılmaz mücadelesi ve bu mücadelenin ABD’deki yansıması olarak, Amerikan askerlerinin Vietnam’dan çekilmesini hedefleyen dev kitle hareketi, tüm bunlar hem BS hem de UK içindeki Troçkist güçleri kutuplaştırmış ve bu örgütlerdeki bütün şiddetli iç mücadelelerin odağına oturmuşlardır. BS içinde 1969’dan sonra BS çoğunluğu ile daha sonra FLT (Leninist Troçkist Hizip) ismini alacaklar arasında önce eğilim sonra da hizip bazında bir mücadele sürmüştür. Öyle ki bu durum, BS’nin güçlerini pek çok fırsat karşısında bir parçalanmanın eşiğine dek götürmüştür. BS çoğunluğu ile FLT arasındaki bu mücadele, 1969’daki 9. Dünya Kongresi’nde Latin Amerika için BS çoğunluğu tarafından savunulan gerilla stratejisine karşı bir mücadeleyle başlamıştır. Bu tartışma, sadece stratejik bir tartışma olmanın ötesinde Enternasyonalimizin tüm metodolojik ve programatik sorunlarını ilgilendiren ilkesel bir tartışma olma noktasına çarçabuk ulaşmıştır. Tartışmanın odağında genelde olduğu gibi gene kitle hareketi içerisindeki oportünist akımlara karşı amansız bir savaş verecek olan Troçkist partilerin inşasının kaçınılmaz gerekliliği sorunu yatmaktaydı. Revizyonizm ellilerde Stalinizme ve tüm karşı-devrimci aygıtlara teslim olduğunda ve böylece Troçkist partilerin inşası için mücadeleyi terk ettiğinde de bu durum aynıydı. Altmışlarda Kastroculuğa teslim olduğunda da aynıydı. Bu teslimiyet yetmişlerde ise Troçkist partilerin inşası için mücadeleyi terk etmek ve bunun yerine Kastrocu oportünizmin Latin Amerika ile Avrupa’daki diğer küçük-burjuva tarafı olan Guevaracı gerillayı desteklemek haline gelmiştir.

BS'nin revizyonist çoğunluğuna karşı mücadele ilerledikçe sınıf mücadelesinin yeni temel olayları ortaya çıkmış ve FLT’nin kendisi de iki kanada bölünmeye başlamıştır: her ne kadar kendi duruşları BS ile uzlaşmaz gibi görünse de BS çoğunluğu ile iş birliği yapmaya meyilli oportünist bir kanat ile revizyonizme karşı uzlaşmaz mücadelesini her zamankinden daha da koyulaştıran bir kanat. Oportünist kanadın başını SWP’nin yeni önderliği çekmekteydi. SWP’nin önderliğinin yeniliği nitel bir yenilikti ama yine de bu durum yeni önderliğin Küba ve UK’ye dair politikalarındaki eski önderliğin sorumluluğunu hafifletmez. Eski önderlik Troçkist bir önderlikti: Ciddi ulusal-Troçkist sapmalara rağmen Troçkist ve proleter bir geleneği yansıtıyordu. Yeni SWP önderliği ise öğrenci hareketinin içinden doğmuş ve baştan itibaren Avrupa’nın eski ve yeni revizyonist önderlikleri ile sosyal açıdan iletişim kanallarına sahip olmuştur: Tüm bu revizyonistler, Avrupa ve ABD öğrenci hareketinin parçalarıydılar.

SWP’nin tasfiyeci ve küçük-burjuva çizgisiyle cepheden çarpışan eğilimler FB (Bolşevik Hizip) ve TLT (Leninist Troçkist Eğilim) olmuştur. Aralarındaki küçük farklılıklara rağmen bu iki eğilim, SWP’nin teslimiyet çizgisine karşı savaşmak için birleşmektedir; öte yandan SWP ise FLT’nin BS çoğunluğuna karşı uzlaşmaz mücadelesine bir nokta koyup BS ile ilkesiz bir cephe kurmakta ve böylece BS’nin revizyonist metodunu, politikasını ve programını yüreklendirmektedir.

UK içerisinde de benzer bir olgu oluşmaktadır: UK’nin bölünmesi ve CORCI’nin ortaya çıkışı, BS'nin kriziyle, FLT’nin ortaya çıkışı ve kriziyle paralel olgulardır; ve aynı sebebin, dünya devriminin yükselişinin, yarattığı sonuçlardır. FLT içerisinde SWP’nin oynadığı revizyonist ve ulusalcı rolün aynısını UK içerisinde de Healyist kesim oynamaktadır. Dolayısıyla, Healy’nin ve FLT’nin bugün Nikaragua hakkındaki duruşlarının iki su damlası kadar aynı olması tesadüf değildir. Bugün UK iki parçaya bölünmüştür: SWP gibi kendisini tamamıyla revizyonist bir kanada hızla dönüştüren sekter ve ulusalcı bir kanat ile CORCI tarafından önderlik edilen ve Troçkist ilkeleri uzlaşmaz bir şekilde savunan diğer kanat.

İran ve Nikaragua’daki büyük zaferler ve Latin Amerika’nın genelindeki yükselişle beraber dünya devriminin bu yeni yükselişi, BS'nin Dördüncü Enternasyonal’ini kesinlikle temelinden dinamitlemektedir. Somoza’nın devrilmesi ertesinde FSLN’ye koşulsuz destek veren BS, en temel Troçkist ilkelere açıktan ihanet etmektedir. BS'nin ihanet ettiği Troçkist ilkelerimizden birkaçı şunlardır: bir burjuva hükümeti tarafından sosyal veya politik olarak baskıya (Nikaragua’daki Troçkist militanların FSLN iktidarının elinden yaşadığı benzeri baskılara) uğrayan her kişinin koşulsuz savunusu; burjuva bir hükümete karşı yöntemli ve düzenli mücadele; FSLN gibi küçük-burjuva önderliklere karşı taviz vermeksizin savaşarak işçi hareketinin safları içinde sınıf bağımsızlığı için mücadele; dünyanın tüm ülkelerinde Troçkist partiler inşasına dair Dördüncü Enternasyonal’in sürekli görevi. Bu revizyonist saldırı, Troçkist ilkelerin bütüncül savunusunu örgütlemek için CORCI, TLT ve FB arasında derhal ilkeli bir cephenin yaratılmasını tetiklemiştir. Eşitler Komitesi’nin katılımcıları, UK’nin hatalarını tekrarlamamaları gerektiğinin ve revizyonizmi bozguna uğratmak için net bir programla merkezi bir önderliğe sahip olmalarının zorunlu olduğunun tamamıyla bilincindedirler.

TEZ 12
KARŞI-DEVRİMCİ AYGITLARIN GÜÇLENİŞİ VE KRİZİ

Mücadelelerin bu yüzyılında, özellikle de İkinci Dünya Savaşı ertesinde, bürokratik aygıtların durmadan büyüyen bir güçlenmesiyle karşı karşıya kaldık. Eğer bu süreç sonu belirsiz bir şekilde devam ederse Troçkist kitle partileri inşa etmenin ve önderlik krizini aşmanın hiçbir olasılığı olmayacaktır. İşte bu sebepten, bu olgu hakkında olduğu kadar onun eşleniği olan olgu üstüne de derinlemesine bir Marksist çalışma yürütmek asli önemdedir: Dördüncü Enternasyonal’in güçsüzlüğü.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, reformist yükselişin elli yılı ve işçi hareketinin zaferleri boyunca, karşı-devrimci aygıtların güçlenişine, Bolşevik Parti’nin güçlenmesi ve diğer Avrupa ülkelerinin işçi hareketleri içinde devrimci solun ayrışmasından da açık bir şekilde görüldüğü üzere günden güne güçlü hale gelen devrimci solun gelişmesi eşlik etmişti.

Bu sürece tam zıt olarak İkinci Dünya Savaşı öncesinde karşı-devrimci zaferlerden oluşan yirmi yıl, bu karşı-devrimci aygıtların mutlak güçlenmesini ilerletmiştir. Somut anlamda, karşı-devrimin mükerrer zaferleri eşliğinde Troçkizm güçsüzleştikçe güçsüzleşirken Stalinizm de güçlendikçe güçlenmiştir. Daha önceki reformist dönemde olduğu gibi işçi hareketinin iki kutbunun da güçlenmesi daha fazla söz konusu olmamış sadece iki kutuptan biri, karşı-devrimci olan kutup güçlenmiştir.

Devrimci yükseliş ve işçi hareketinin zaferleri, İkinci Dünya Savaşı ertesi ile Birinci Dünya Savaşı sonrası arasında yaptığımız analojiye tam karşıt şekilde, bu son otuz yıl boyunca karşı-devrimci aygıtları daha ve daha fazla güçlendirmeye hizmet etmiş gibidir. Bu durum, bazı olasılıklar üzerine Troçki’nin kendisinin formüle ettiği bir yasaya uymaktadır. Kitle hareketi, kendi devrimci yükselişinde ne kendi başına devrimci bir önderlik yaratabilir ne de kendiliğinden ufak ve neredeyse varlığı ile yokluğu bir olan bir devrimci çekirdeğe ulaşabilir. Her ne kadar bu önderlikler bürokratik karşı-devrimci aygıtlar olsalar bile ilk anda mevcut kitle partilerine doğru yönelmeye ve onları kendi önderliği olarak kabul etmeye zorlanacaktır. Devrimci yükselişin bürokratik ve Stalinist aygıtlarla ve de Kastroculuk gibi küçük-burjuva önderliklerle olan bu bileşimi, bizim aşırı güçsüzlüğümüz sayesinde uzunca bir zaman devam etmiştir; ve bu durum, pek çok ülkede seferberliği dizginleyebilmek amacıyla ulusal burjuvazinin mülksüzleştirilmesine kadar bu seferberliğe eşlik etmek için olağanüstü bir çaba sarf eden bu karşı-devrimci önderliklerin yönetiminde insanlığın üçte birinde burjuvazinin mülksüzleştirilmesine yol açmıştır. İşin önemli yanı, ulusal burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ve bürokrasi denetiminde olan bu işçi devletlerinin ortaya çıkması, bürokrasiyi güçlendirip ona bizim tarafımızdan hiç tahmin edilmeyen yeni bir kuvvet katan yeni bir unsur tanıtmıştır. Onu bizim önceden tahmin edemediğimiz yeni bir güç ile donatmıştır. Burjuvazinin mülksüzleştirilmesi, bu büyük devrimci zafer, hem kendi ülkesindeki hem de tüm dünyadaki işçi hareketi içinde yüksek bir itibar kazanmak üzere bürokrasi tarafından sömürülmüştür. Bu muazzam devrimci görevin yerine getirilmesi, devasa karşı-devrimci aygıtları gezegen çapında pekiştirmiştir. Emperyalist ekonomik büyüme kadar burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin ve tüm ekonominin kamulaştırılmasının verdiği avantajlar da bu liderlerin üzerinde egemen oldukları ulusal devletin ekonomisinde bir büyüme yaratmalarını olanaklı kılmıştır. Güçlerini ve itibarlarını on yıllar boyunca genişletmelerini olanaklı kılan da budur.

Yaşamış olduğu onca zamana rağmen bu bileşim neyse ki kritik bir durumdadır, geçicidir ve istikrarsızdır. Zaten böyle olmasaydı, önderlik krizinin üstesinden gelmenin ve Enternasyonali inşa etmenin hiçbir tarihsel olasılığı bulunmazdı. Böyle sürdükçe, yükseliş bu bürokratik önderlikleri sorgulamaya ve onları aşındırmaya başlayacaktır; zira hep böyle olmuştur. Geleneksel bürokratik önderlikleri fırlatıp atabilmesinden ve onları bertaraf edebilmesinden önce kitle hareketinin her zaman için onları tarihsel olarak tecrübe edebilmesi gereklidir. İşçi sınıfı, burjuvazinin hizmetinde olsalar bile bu partilere her zaman yönelmiştir ve işçi sınıfı ancak uzun, az ya da çok uzunlukta ama uzun, bir deneyimden sonra bu partilerin ötesine geçebilir.

Bu sebepten, işçi bürokrasisiyle onun aygıtlarının inanılmaz bir gelişimine ve güçlenmesine şahit olmuş olsak da aynı zamanda bu aygıtların yavaş ama büyüyen bir krizi de devrimci yükselişin bir sonucu olarak başlamıştır. Pek çok olay bunu kanıtlamaktadır; 1953’te Almanya’daki ve 1968’de Çekoslovakya’daki politik devrim başlangıçları ile Stalinizmin tüm gezegen ölçeğindeki açıktan ya da gizli olarak devam eden sürekli krizi bu kanıtlardan yalnızca birkaçıdır.

Çelişkisel bir şekilde karşı-devrimci aygıtların bu en büyük krizinin kaynağı, kendi muazzam gücünün ardındaki desteğinin mevcut temeli de olan bürokratik işçi devletlerindeki hükümet aygıtı üzerindeki egemenliğinde yatmaktadır. Bürokrasi için bu sınırsız çıkarlar ve ayrıcalıklar kaynağı, bürokrasiyi (emperyalist saldırılar olmadığı sürece) bu ülkelerdeki kitlelerin acil ve doğrudan düşmanı haline getirmektedir. Bürokratik işçi devletlerinde bürokrasi, kitle hareketini düşmanının emperyalizm, burjuvazi ve toprak sahipleri olduğu ifadesine doğru saptıramaz çünkü kitlelerin gözündeki en acil ve doğrudan düşman bürokrasinin ta kendisidir. Bürokratik işçi devletleri, işçi bürokrasinin çehresini açığa çıkarmakta ve onun dünya işçi hareketinin ve bu hareketin seferberliklerinin ölümcül ve cepheden bir düşmanı olduğunu göstermektedir. Aynı sebepten dolayı bürokratik aygıtların devasa gücünün mevcut kaynağı, onun organik, yapısal ve tarihi güçsüzlüğünün de kaynağıdır. Bu ülkelerde ezilenlerin, işçi sınıfının ve emekçilerin her seferberliği derhal bürokrasiye karşı bir yönelişe girmekte ve devrimci yükseliş, karşı-devrimci aygıtlarla arabulucusuz şekilde doğrudan yüzleşmektedir. Bu yükseliş sadece Sovyetler Birliği’ni ya da Çin’i ortadan kaldırsa bile, dünyanın tüm karşı-devrimci ve bürokratik aygıtları yıkılmaya ve kendi nihai krizlerine girmeye başlayacaktır. İçine girmiş olduğumuz aşama, dünya çapında devrimci yükselişin aşamasıdır; kitle hareketlerinin, Stalinizm başta olmak üzere, karşı-devrimci aygıtlarının nihai krizinin aşamasıdır.

Bunun sebebi esas olarak bu ülkelerin ekonomik gelişimi için bürokrasinin mutlak bir engel haline gelmiş olmasıdır çünkü bu ülkeler artık sürekli bir ekonomik kriz içine girmiştir.

Neredeyse doğduğu günden bu yana Enternasyonalimizin güçsüz olmasını karşı-devrimci aygıtların bu güçlenişi belli bir noktaya kadar açıklamaktadır. Fakat güçsüzlüğümüzü açıklamak üzere bu aygıtların varlığı yanında başka etkenler de bulunmaktadır. İlk önce, Enternasyonalimizin kuruluşu sırasında yaptığımız analojinin (iki dünya savaşının ertesindeki süreçler hakkındaki analoji) en hatalı noktasının büyük kitle partilerinin inşasına ilişkin tespit olduğunu vurgulamalıyız. Biz, devrimci bir partiyi inşa etmek için gerekli olan zaman kadar bu oluşuma yön veren bazı öznel unsurların da olması gerekenden daha az önemde tahmin edildiğini düşünüyoruz. Bir parti kitlesel etkiyi ancak devrimci bir yükselişte yakalayabilir ancak bunun tersi doğru değildir: Devrimci bir yükseliş otomatik olarak devrimci partinin kitlesel bir etki yaratmasına yol açmaz. Devrimci bir partinin kitlesel etki kazanması için, yükselişi kullanarak partiyi kitle hareketi içerisinde güçlendirebilecek olan bir önderliğin ve kadroların inşası için yıllar sürecek bir yükseliş gereklidir. Parti inşasının bu öznel süreci, zaman gerektirir. Dolayısıyla uygun olan analoji, büyük sosyalist partilerin ve esas olarak da Bolşevik Parti’nin kurulduğu aşamayla yapmamız gereken analojidir. Bu partiler, işçi hareketinin onlarca yıllık uzun yükseliş sürecinde inşa edilmiştir. Bu yükselişin asgari görevlerin gündemde olduğu reformist bir yükseliş olduğu gerçeği, çok güçlü sosyalist partilerin kurulmasına olanak veren on yıllarca süren bir yükselişe şahit olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Aynı durum, yükseliş çağında ortaya çıkan tek devrimci Marksist parti olan Bolşevik Parti için de geçerlidir. Bu partiyi kurmak, Rus proletaryası ile uluslararası proletaryanın kırk ya da elli yılını almıştır.

Bu durumun aynısı, hatta İkinci Dünya Savaşı’nı önceleyen yirmi yılın ve esas olarak da Stalinizmin kaba karşı-devrimci rollerinin eksik tahmin edildiği düşünülürse çok daha da fazlası, bugün bizim Enternasyonalimizin başına da gelmektedir. Stalinizm, iki dünya savaşı arası dönemde devrimci öncüyü tahrip ettiğinde dünya proletaryasının hafızasından Rus devriminin mirasını silme görevini tamamlamıştır. Bu durum, tarihsel sürekliliği, geriye sadece üç beş bağlantı bırakarak neredeyse tamamıyla kesintiye uğratmıştır ki bu üç beş bağlantı da bizim Enternasyonalimizin elindedir. Bu yüzden, zaten hâlihazırda kendi içinde zor bir görev olan Troçkist kitle partilerinin inşası çok daha zor bir hal almıştır.

Aynı zamanda Pabloculuğun varlığı, Dördüncü Enternasyonal’i sadece güçsüzleştirmek anlamında değil ayrıca Enternasyonalin tüm kesimlerini, hatta Pablocu revizyonizme direnmiş olanları kesimlerini bile atomize etmek için temel önemde bir ilave etmendir.

Dolayısıyla, Troçkist partileri inşa etmek ancak devrimci yükseliş (mevcut savaşlar, devrimler ve krizler çağı) sürdükçe mümkün olabilir. Böyle olsa bile bu inşa, bazı ülkelerde gözle görülür sıçramalarla birlikte, yavaş ilerleyen bir süreç olacaktır. Fakat şimdilerde açılan bu yeni çağ, partilerimizi inşa ederken bu gözle görülür sıçramaları yapmaya yüksek bir dereceye kadar olanak sağlayacaktır.

Artık bu partilerin inşası mümkündür çünkü kırk yıllık devrimci yükselişten sonra başta Stalinizm olmak üzere karşı-devrimci bürokratik aygıtların tarihsel krizinden faydalanabilecek olan tecrübeli ve sınanmış binlerce ve binlerce Troçkist kadro ortaya çıkmıştır.

TEZ 13
STALİNİZM VE KASTROCULUK, POLİTİKALARI VE TEMSİL ETTİKLERİ SINIFSAL KESİM İTİBARİYLE KARŞI-DEVRİMCİ AJANLARDIR

Revizyonizm, kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva önderliklerine verdiği desteği haklı göstermek için ikili karakter teorisini icat etmiştir: Bu önderlikler, bir anlamda burjuva bir diğer anlamda ise proleterdir. Kastroculuğa ilişkin olarak bu muhakeme politik bir düşünce ile de genişletilmiştir: Kastroculuk, henüz devrimci olmasa bile Stalinist olmamasından dolayı kesinlikle devrimci bir çizgide noktalanacaktır. Bu düşünce, ‘Stalinist kökenli olmayan ve burjuvaziyi mülksüzleştiren her önderlik devrimcidir’ diyerek işi tersten alan negatif bir savdır; ve aşağıdaki kadar basit bir sorunu hesaba katmamaktadır: Kastroculuk, kendisini Stalinist bir partiye dönüştürmüştür.

Revizyonist bir teori olmasının ötesinde bu teori, Marksist bir analizi, politik olayların sınıfsal tahlilini yapmayı da reddetmektedir. İşçi hareketinin küçük-burjuva ve bürokratik akımları, kitle hareketinin, emperyalist çağda ortaya çıkmış olan ve işçi-halk tabanıyla hasım olan ayrıcalıklı bir kesimini temsil etmektedirler. Her ne kadar Engels bu soruna işaret etmiş de olsa, ne o ne de Marks kapitalizmin gelişmesinin ürünü olarak geçen yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve işçi aristokrasisinin oluşması anlamına gelen işçi sınıfının tabakalaşmasını tamamıyla ele alamamıştır. Hiç şüphelenmedikleri başka bir olguyu ise çok daha az çalışabilmişlerdir: güçlü işçi bürokrasilerinin ortaya çıkışı. Emperyalizm aşamasındaki kapitalizm, kendisinin bu son aşamasında bile, tüm mevcudiyeti boyunca kendisini belirleyen ve onun tüccar-arabulucu karakteriyle bağlantılı olan metotları kullanmaya devam etmektedir. Kapitalizm, muhalif sınıfların çeşitli kesimleriyle yapılan ve onları ayartıp kendi sistemine dâhil etmeyi amaçlayan uzlaşmalardan oluşmakta ve bunlarla belirlenmekteydi. Feodalizme yaptığı da aynı bu yöndedir. Feodal toprak sahiplerinden ve mutlak krallardan destek elde etmiş ve böylece feodal sınıfı bölmüştür. İşçi sınıfına da aynı şeyi yapmıştır. Bu sınıf, modern toplumun en homojen sınıfıydı, burjuvaziden ve küçük-burjuvaziden çok daha homojendi; fakat burjuvazi, onun daha fazla tek parça olmamasını ve farklı tabakalardan oluşmasını başarabilmiştir. Toptancı bir tavırla, işçi sınıfına ilişkin emperyalist çağda ortaya çıkmış ve net bir şekilde ayrışmış olan üç farklı kesimden bahsedebiliriz: bürokrasi, aristokrasi ve işçi tabanı. İşçi aristokrasi, aynı işçi tabanı gibi işçi sınıfının bir parçasıdır ve kapitalist şirketlerde çalışmaktadır. Fakat bürokrasi, kapitalist şirketlerde çalışmaz, yapısal olarak işçi sınıfının bir parçası değildir, Troçki’nin tanımına göre bürokrasi daha çok modern bir orta sınıftır. Yine de ücreti, maaşı, üzerinden geçindiği düşünülürse onu da Marks’a göre işçi sınıfının kendine özgü bir tabakası olarak tanımlayabiliriz. Önemli olan sorun bu değildir; önemli olan bugün bürokrasinin toplumdaki rolünün ve işlevinin vurgulanmasıdır.

Bürokrasinin doğası ve işlevi, onun sosyal konumu ile karıştırılmamalıdır. Bürokrasinin kökeninin ve konumunun sebep olduğu çelişkilerin onun gerçek doğasını değiştirebileceğine inanmamalıyız. Bürokrasi, işçi sınıfından ayrı olarak ayrıcalıklı bir hayat sahibi olmak için üzerinde egemen olduğu işçi kurumunda karşı-devrimin ajanıdır. Şimdi, bu sürece daha yakından göz atalım.

Büyük tekeller, bir ülke veya bir sosyal kesim üzerinde doğrudan hüküm süremezler. İnsan ırkının çok küçük bir parçasıdırlar ve dolayısıyla onların kendi kişilikleri, tüm bir toplumu kapsamaya yetmez. Emperyalizm ve büyük tekeller, kendi şirketleri üstünde, hükümetler, parlamentolar, partiler, sendikalar, ordular, polis, adli ve kültürel aygıt üzerinde denetim sahibi olabilmek için modern orta sınıfın uzmanlaşmış kesimlerine başvurmaya zorlanırlar. Bu kesimler, örneğin parlamenterler, teknokratlar, yöneticiler, komutanlar, politikacılar ve bürokratlar, onların aktarım kayışıdırlar. Emperyalizmin ve tekellerin bu ajanlarının kendi arasında ve bunlarla kapitalizmin kendisi arasında mücadeleler ve ciddi çelişkiler olabilir. Mesela, parlamentonun burjuva politikacıları, tekellerin parlamentodaki ajanlarıdır fakat İspanya İç Savaşı örneğinde olduğu gibi onları parlamentonun dışındaki ajanlarla, tekellerin iç savaştaki faşist ajanlarıyla, çatışmasına noktasına kadar götürebilecek büyüklükte rekabetleri vardır. Ama bu gerçekten emperyalizmin küçük-burjuva parlamenter ajanlarının ikili bir doğaları olduğu sonucunu çıkarmamalıyız. Böylesi çelişkilere rağmen onların doğası her zaman için parlamentoda burjuvazinin ajanları olmaktır ve böylesine ajanlar olarak parlamentoyu hem faşistlere hem de (eğer tekeller artık o parlamentodan daha fazla yararlanmamaya karar verdilerse) doğrudan tekellerin kendisine karşı savunurlar. Bir benzetme yaparsak, bir ustabaşının olduğu kadar bir şirketin başkanı da kapitalizmin ajanıdır. Şirket başkanı, kapitalist üretim içinde kapitalist çıkarları savunan küçük-burjuva bir ajandır. Onun doğası, emperyalizmin ve kapitalizmin askeri bir ajanı olan bir generalinkinden farklıdır. Biri ekonomik bir ajandır diğeri ise askeri bir ajan. Aralarında pek çok çelişkiler var olabilir. Şirket başkanı, vergilerde askeri üretimi arttırabilecek olan bir artışa karşı olabilir. Aynı şekilde bir grev kırıcı da grevleri kırmak ve sendikaları dağıtmak üstüne uzmanlaşmış olan bir kapitalizm ajanıdır. Kapitalizmin sendikalardaki ve grevlerdeki ajanı olan bir sendika bürokratı için bu aynı değildir. Grev kırıcının görevi bir sendikayı veya oluşan herhangi bir grevi bertaraf etmek iken sendika bürokratı “kendi” sendikasını savunmak zorundadır ve hatta belli bir anda sendikasını savunmak veya onu güçlendirmek için bir grev önermek ve böylece grev kırıcı ajan veya şirket başkanı ile çelişki içine girmek durumunda kalır. Örneğin, yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal burjuvazi, her ne kadar emperyalizm kendi ayrıcalıklı hayatına saldırdığı bazı anlarda emperyalizmin kendisiyle derin çekişmelere sahip olabilse de tarihsel olarak emperyalizmin ulusal sınırlar içindeki ajanıdır.

İşçi bürokrasisi de emperyalizmin işçi hareketi içindeki ajanıdır. Dolayısıyla, emperyalizmin diğer ajanlarıyla rekabet içindedir ve hatta emperyalizm işçi kurumlarını, bürokrata ayrıcalıklı hayatını sağlayan egemenliğini ve tekel özelliğini, tahrip etmeye çalıştığında emperyalizm kendisiyle bile rekabete girer. Fakat bu durum, bürokrasinin ikili bir karaktere sahip olduğu anlamına gelmez; oysa böyle olduğunu söylemek, bürokrasinin işçi hareketi ve işçi örgütleri içindeki tam da emperyalizm ajanı doğasıyla uzlaşmaktır. Emperyalizmin ajanı olan, her orta sınıf kesimi gibi işçi bürokrasisi de kendi mevkisini, ayrıcalıklarının kaynağını, savunmak ile emperyalizm ajanı olma doğası arasında bir çelişki yaşar.

Bu genel nitelikler, sosyal-demokrat bürokrasi için olduğu kadar Stalinist bürokrasi için de tipiktir.

Aralarındaki farkın Stalinist bürokrasinin daha fazla olan gücüyle ve güçlerinin kaynaklarıyla, konuşlandıkları kurumlarla, alakası vardır. Sosyal-demokrat bürokrasi, her ulusal devlette ve büyük işçi örgütlerinde konuşlanmıştır ama hiçbir zaman bir işçi devletinde egemen olmamıştır. Stalinist bürokrasi ise bunun tersine sosyal-demokrat örgütlerin en güçlüsünden bile sonsuz kat daha güçlü bir kurum olan işçi devletleri üzerindeki ayrıcalıklı egemenliği ile belirlenmiştir. Fakat doğaları itibariyle aralarında hiçbir nitel fark yoktur. Her ikisi de emperyalist karşı-devrimin işçi örgütleri içindeki ajanlarıdır. Aralarındaki fark, farklı işçi örgütleri içindeki ajanlar olmalarından doğar.

Benzer bir durum, devrimci bir kitle hareketini yönetmeye ve hatta ulusal burjuvazi ve emperyalizmi de mülksüzleştirmeye kadar ulaşmış olan Kastroculuk gibi küçük-burjuva akımlar için de geçerlidir. Bunlar, işçi sınıfından farklı bir sosyal kesimdir, aynı bürokrasi gibi modern orta sınıfın bir parçası olan bir kesim. Hiçbir şey, iktidarı alır almaz büyük feveranlar olmaksızın kendilerini (devlet seviyesinde veya politik seviyede) teknokratlara veya bürokratlara dönüştürmelerinden daha iyi şekilde bunu sergileyemez. Eğer iktidarın zaptından önce kitle hareketini yöneten bir modern orta sınıf akımı iseler, işçi sınıfı karşısındaki özel farklılaşmalarından dolayı iktidarın alınmasından sonra da otomatik olarak kendilerini bürokrasiye dönüştürmüşlerdir.

Revizyonizm, ulusal burjuvaziyi ve emperyalizmi mülksüzleştirmelerinin bir sonucu olarak başta Kastroculuk olmak üzere bu küçük-burjuva akımların kendilerini işçilerin devrimci akımları haline dönüştürebileceklerini iddia etmektedir. Oysa biz bunun tam tersine inanıyoruz. Sosyal sebeplerden ötürü bunlar kendilerini işçi tabanın, onun en fakir ve en sömürülen tabakalarının, çıkarlarını yansıtan devrimci bir akıma asla dönüştüremezler. Bu imkânsızlık, Marksist yasaların en temel olanına karşılık gelmektedir. Sosyal olarak ayrıcalıklı hiç bir kesim bu ayrıcalığını kaybetmeyi veya bütünlemesine bir sosyal tabaka olarak kendisini bir diğer tabakaya, daha alt seviyedeki farklı bir tabakaya, dönüştürmeyi kabul etmez. Ayrıcalıkları olan her sosyal kesim bunun tam tersine ayrıcalıklarını arttırmaya çalışır. Her ayrıcalıklı tabaka, ayrıcalıklarını kaybetmek tehdidi altında onları korumak ve arttırmak için koşulların zorlamasıyla politik seviyede kendi amaçlarının ötesine gidebilir. Fakat asla kendi ayrıcalıklarına karşı hem de bunlara karşı olan en sömürülen tabakalarla birleşerek savaşmaz. Bu çıkarlar mücadelesi sayesinde devam etmekte olan tarihsel süreç boyunca, ayrıcalıklı herhangi bir tabakanın bir sınıfsal kesim olarak intiharı anlamına gelen gönüllü şekilde ayrıcalıklarından vazgeçmesine kesinlikle hiç şahit olmadık. Eğer bu gerçekleşmiş olsaydı, reformizm o zaman haklı olabilirdi.

İşçi sınıfı karşısında farklılaşmış ve ayrıcalıklı olan bu çıkarlar, bürokrasiyi olduğu kadar kitle hareketlerini yöneten küçük-burjuvaziyi de dünya karşı-devriminin tarihsel bir parçası yapmakta ve bunları işçilerin ve kitle hareketinin sürekli seferberliğinin ve kendi ülkeleri içindeki ve dışındaki sürekli devrimin açıktan düşmanları haline getirmektedir. Her ayrıcalıklı sosyal kesim dolayısıyla işçi sınıfı seferberliğinin her saldırısına veya potansiyel saldırı tehlikesine karşı ayrıcalıklarının kaynağını savunur. Her bürokrat kendi sendikasını savunur; sadece savunmakla kalmaz ayrıca onun ilerlemesini de amaçlar ama bu ilerleme “kendi” sendikası, onun tarafından yönetilen sendika anlamındadır, işçi tabanınca yönetilen ve gün be gün daha fazla seferber olan bir sendika anlamında değil. Tüm bu kesimler bu yüzden kitlelerin, işçi tabanının, köylülerin ve halkın, en yoksul ve en sömürülen kesimlerin sürekli seferberliği sürecini dizginlemek için emperyalizmle ve dünyada var olan diğer ayrıcalıklı kesimlerle politik olarak birleşmiştir. Bürokrasinin, bu karşı-devrim uşağının doğası ana düşmanları olarak gördüğü sürekli devrime ve onun politik ifadesi olan Troçkizme karşı istisnasız bütün bürokratik ve küçük-burjuva kesimler tarafından verilen ölümcül mücadeleyle belirlenmiştir.

Hiçbir şey, bürokrasinin karşı-devrimci karakterini ekonomik süreçte oynadığı rolden daha iyi kanıtlayamaz. Kapitalist ülkelerde her zaman için işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin sömürüsüne doğrudan veya dolaylı olarak taraftardır. Yüzyılın başında sosyal-demokrasi, emperyalizm için sömürgelerin ve metropolitan işçilerin sömürüsünü korumuş ve o günden beri de bu politikayla devam etmiştir. Kendisi için dost nitelikteki imparatorluklar için Stalinizm de her zaman bunun aynısını sağlamıştır. İktisadi büyüme zamanında kırıntılar üzerine pazarlık yaparak gerçek niyetini gizleyebileceğinden dolayı, bürokrasinin bu karakteri onun gerçek doğasını kritik bir durum mevcutken sergiler. Bürokrasi kritik anlarda, ve özellikle de Stalinist bürokrasi pek çok durumda olmak üzere, “dost” kapitalistlerin aşırı sömürü planlarını destekler ve savunur; hatta krizi atlatabilmek için onlarla beraber ortak planlar bile yapar. Bunun anlatabilmek için sadece bir örnek vermemiz yeterlidir: Arjantin tarihinde görülmüş en korkunç aşırı sömürü planını uygulayan Videla hükümetine Kastro’nun verdiği utanmaz desteğe ne denilebilir?

Stalinist bürokrasilerin bürokratik işçi devletlerinin ekonomisi içindeki rolü, kapitalist ülkelerdeki rolünden çok daha fecidir. Emperyalist ekonomik büyüme ile Sovyetler Birliği’ndeki ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının ilk işçi devletlerindeki savaşın tahrip ettiği ekonominin yeniden inşası kadar burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden ve sanayiyle dış ticaretin ulusallaştırılmasından elde edilen muazzam avantajlar da bürokrasinin bir süre için geçici ve görece ilerici bir rol oynamasını olanaklı kılmıştır. Fakat bürokratik işçi devletinin ekonomisi gelişmeye başladığı zaman bürokrasinin ayrıcalıkları ve totaliter yönetimiyle beraber onun “kendi” ulusal devleti, üretici güçlerin gelişimi ve emekçilerin yaşam standartlarının yükselmesi önünde daha ve daha fazla miktarda mutlak bir engel haline gelmiştir. Bu dönüm noktasından sonra, bu nokta olarak 1974 verilebilir, bürokrasi emekçilerin aşırı sömürüsü için kemer sıkma planları hazırlamaya ve uygulamaya çalışmaya başlar. Ayrıcalıklarını savunmak için emperyalizmin veya diğer bürokratik işçi devletlerinin muhtemel bir saldırısına karşı ama esas olarak kendini işçilerin seferberliğine karşı korumak için silah üretimini arttırmıştır. Bunlar, kendi ekonomisinin çözümsüz krizini aşmak üzere bürokrasi tarafından düşünülen yegâne çözümlerdir. Bazı istisnai konjonktürler dışında, bürokrasi bu seviyede üretici güçlerin gelişiminin önünde mutlak bir fren olarak ve dahası emekçilerin en korkunç kan emicisi olarak dünya karşı-devriminin bir parçasıdır.

İşçi aristokrasisi, işçi hareketine doğru bürokrasinin aktarım kayışıdır. Bürokrasi, aristokrasi sayesinde işçi örgütleri içinde bürokratik ve totaliter bir rejimi zorla kabul ettirmeye çalışmaktadır çünkü ancak bu sayede örgütü idare edebilir ve ayrıcalıklarını arttırabilir. Bu amaç uğrunda, işçi tabanın seferberliğini dizginlemenin, sürekli bir arabuluculuğunun, ulusal seviyede sınıf işbirliğini ve uluslararası seviyede de barışçıl bir arada var olmayı sağlamanın en iyi yolu olan işçi aristokrasisini emperyalizmle birlikte yaratır.

Bu sebepten, bürokrasinin ve küçük-burjuvazinin politikasının temel eksenleri şunlardır: sadece tek ülkede sosyalizm, sadece tek sendikada sendikacılık, ulusal çapta sınıf işbirliği ve uluslararası çapta barış içinde bir arada var oluş.

TEZ 14
EKONOMİK BÜYÜME ALTINDA ÜRETİCİ GÜÇLER YIKIMA UĞRARKEN YIKICI GÜÇLER GELİŞMEYE DEVAM ETMEKTEDİR

Tüm kapitalist dünyayı merkezden çevreye doğru sarsan bir şok anlamında 1929’daki benzeri bir krizin İkinci Dünya Savaşı sonrasında olmayışı, yirmi yılı aşkındır (yaklaşık olarak 1950’den itibaren) emperyalist ülkelerin ve en gelişmiş ülkelerin iktisadi büyümesi ve bu unsurların inanılmaz bir teknolojik gelişmeyle birleşmesi, tüm bunlar revizyonizmi yeni bir anti-Marksist iktisadi kavrayış yükseltmeye yöneltmiştir.

İlk olarak bu iktisadi kavrayış, Lenin tarafından kapitalist ekonominin tamamıyla çürümesinin ve sürekli krizinin aşaması olarak tanımlanan emperyalist aşamadan başka yeni bir aşamanın, neo-kapitalist veya neo-emperyalist bir aşamanın başladığını savunmaktadır. Bu yeni teorik politik akım, yeni gerçekleri suiistimal ederek genelleştirmektedir; hem burjuva iktisatçılarının teorisini hem de bürokrasinin teorisini kabul etmektedir; bu teorileri, bürokratik aygıtlara yönelik kendi teslimiyetinin hizmetindeki iktisadi bir teori olarak saflarımıza sızdırmaktadır.

İkinci ve temel önemdeki revizyon ise inanılmaz teknolojik ilerleme sayesinde bu varsayılan yeni aşamada üretici güçlerin dev bir gelişme yaşadığı ifadesidir. Bu kavrayış, anti-sınıfsal ve anti-insan bir kavrayıştır; ve kesinlikle emperyalist ideologların temel desteğidir.

Bir Marksist için, üretici güçlerin gelişmesi, üç parçadan oluşan bir kategoridir: insan, teknik ve doğa. En önemli üretici güç insandır ve somut olarak da işçi sınıfıdır, köylülerdir ve tüm emekçilerdir. Dolayısıyla biz, eğer insanın ve doğanın zenginleşmesini, örneğin insanın doğa ve toplum üzerinde daha büyük bir denetim sahibi olmasını sağlamıyorsa teknolojik gelişmenin üretici güçlerin gelişmesi olmadığını ifade etmekteyiz.

Aynı bilim ve eğitim gibi teknoloji de ona verilen sınıfsal kullanıma göre kendisini üretici veya yıkıcı bir hale dönüştürebilen nötr bir olgudur. Atomik enerji, dev bir bilimsel ve teknolojik keşiftir ama bir atom bombasına dönüşmüş ve insanlık için bir trajedi olmuştur. Bu bombanın üretici güçlerin gelişmesiyle hiç bir alakası yoktur, tam tersine yıkıcı güçlerin gelişmesiyle ilişkilidir. Bilim ve teknoloji, insanın zenginleşmesine (üretici güçlerin gelişmesine) ya da insanlığın çürümesine ve yok olmasına yönlenebilir. Yönelişi nasıl kullanıldığına bağlıdır ve nasıl kullanıldığı da bunlar üzerinde egemen olan sınıfa bağlıdır. Üretici güçlerin gelişimi gerçek anlamda frenlenmiştir ama sadece emperyalizmin ve kapitalist özel mülkiyetin varlığından dolayı değil; bürokratik işçi devletlerini de aralarında saydığımız ulusal devletlerin varlığı da bu gelişimi frenlemiştir. Kapitalizmin can çekişmesi çağında bu ulusal devletler, feodalizmden kapitalizme geçiş süresinde kan davalarının oynadığı olumsuz rolün aynısını oynamaktadırlar.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, toplumun yıkıcı güçleri anlamına gelen silahlanma endüstrisinin muazzam bir gelişimine ve teknolojinin insanın yoksullaşmasına, insanlığın krizine, artan savaşlara ve doğanın tahribatının başlamasına yol veren bir gelişimine şahit olduk. Kapitalist ekonominin ve bürokratik ekonominin mevcut gelişimi, insanın ve onun üzerinde egemen olduğu doğanın yok olmasına yönelik kuvvetlenen bir eğilime sahiptir. Bu gerçeğin revizyonist tahlili kısmi ve analitiktir çünkü gelişmenin ne sonuçlarını ne de eğilimlerini tanımlamamaktadır.

Eğer revizyonizm haklı olsaydı, onların kavrayışı bizim reformist bir çağa, bu ilerici gelişme içerisinde sorunun artık emekçiler için muhtemel olan en iyi pazarlığı yapmak olduğu bir çağa girdiğimiz anlamına gelirdi. Eğer bu doğru olsaydı, Geçiş Programı’nın tüm kavrayışı hatalı olurdu. Ancak kapitalizmin mevcut aşaması kitleler için artan bir sefalet üretmektedir. Emperyalizmin dünya ekonomisi üzerindeki hâkimiyeti, üretici güçlerinin gelişiminin önünde bir engeldir. Dolayısıyla, Marksizm, Leninizm ve Troçkizm her zamankinden çok daha inandırıcıdır çünkü bunlar, neden devrimci bir çağın başladığını açıklayabilen tek bilimdir: Üretici güçlerin gelişimi, egemen olan sosyal rejim tarafından bu gelişimde bir çürüme ve kriz yaratacak seviyeye kadar frenlenmiştir.

Üçüncü revizyon, bir önceki revizyonun sonucudur: Eğer üretici güçler neo-kapitalizm aşamasında gelişiyorsa o zaman gezegen çapında emekçiler sürekli ve düzenli olarak yükselen bir hayat standardına sahiptir. Kitleler için ciddi olan problem artık yoksulluk değil, daha çok daimi artışta olan bu tüketime eşlik eden yabancılaşmadır.

Gerçekler bu revizyonist teoriye karşı şimdiye kadar öyle bir noktaya kadar katiydi ki mahcup bir şekilde bunu saklamaya çalıştılar. Fakat revizyonistlerin altmışlardaki resmi duruşu buydu: Yaşam standartlarını yükseltmekte olduklarından dolayı kitlelerin sefaleti, aynı Marksizmin emperyalist çağı kastederek ifade ettiği gibi görelidir ve mutlak değildir. Gerçekler ve de ortodoks Marksist kavrayışlar, hayat kitleler için katlanılmaz bir hal aldığında, işsizlik ve sefalet arttığında, maaşlar düştüğünde vb. durumda devrimci bir aşamanın açıldığını savunur. Bürokratik ekonomi kadar emperyalist ve kapitalist ekonomi de kendi nihai krizi, çürümesi ve dünya sosyalist devrimiyle çarpışmaları aşamasında, bir bütün olarak kitle hareketi için artan ve mutlak bir sefaleti ifade etmektedir. Revizyonizm, kendi teorisini formüle etmek için referans olarak bütün kitlelerin durumunu değil de büyüme sürecindeki ileri ülkelerin işçi sınıfının durumunu almıştır.

Dördüncü revizyon, emperyalizmin 1929’da gerçekleşmiş olan benzeri ekonomik krizlerinin yok olduğunu ve tam tersine emperyalizmin sürekli bir iktisadi büyüme içinde olduğunu iddia eden revizyondur. Bu kavrayış, büyümeyi, aynı bu büyümeyi açıklayan olayların olduğu gibi istisnai ve geçici nitelikte olduğunu görmezlikten gelmektedir. İşin aslı bu varsayılan yeni aşama, kapitalist ekonominin çürümesinin kendi nihai krizinin aşamasıdır ve esas olarak dünya sosyalist devrimiyle yaşanan çarpışmaların aşamasıdır. Büyümesi de dâhil olmak üzere mevcut emperyalist ekonomi, ancak uluslararası sosyalist devrim ile tüm dünyadaki karşı-devrimin mücadelesinin küresel süreciyle bağlantılı olan politik ve sosyal durumun bağımlı bir parçası olarak anlaşılabilir. Bu aşamada politika, ekonomi üzerinde egemendir ve revizyonizmin bunları ayrıştırma metoduyla hiçbir şey anlaşılamaz.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının büyük politik olayları kendi başına otomatik ekonomik mekanizmanın bir açıklaması değildir, 1929 tarzı bir krizin yokluğunun açıklamasıdır. Tüm “düzensiz” ekonomik olgular, son kertede Kremlin’in ve tüm dünyadaki Stalinizmin karşı-devrimci politikasıyla alakalıdır. Bu bilinçli politika olmaksızın ne ekonomik büyüme, ne “Marshall Planı”, ne Alman ve Japon ekonomilerinin toparlanması ne de Avrupa ekonomisinin bir bütün olarak toparlanması gerçekleşebilirdi ve kapitalist ülkelerde 1929’dakinden çok daha derin bir kriz yaşardık. Olayların böyle gerçekleşmemiş olmasının, çürüme durumundaki kapitalist ekonominin en güçlü eğilimleriyle hiçbir alakası yoktur. Bu durum, ekonomik olgulara bağlı değildir; daha çok Kremlin’in batı komünist partilerine İkinci Dünya Savaşı’nca harap edilmiş olan kapitalist ekonominin toparlanmasını savunmalarını, işçi sınıfını bu kapitalist ekonomileri ayağa kaldırmak için fedakârlıklar yapmaya sevk etmelerini emrettiği gerçeği gibi politik olgulara bağlıdır.

Bir aşırı-birikim ve fazladan kar uşağı olan Stalinizmin faaliyeti, bunu olanaklı kılan politik araç olmuştur. Ayrıca bu politika, Kremlin’in “kendi” bürokratik işçi devletinin ekonomisini de yeniden inşa etmesini ve kendi etki alanı içinde kendisini görece güçlendirmesini sağlamıştır.

Fakat emperyalizm 1929’daki gibi yıkıcı çevrimsel krizlerini Kremlin desteğine rağmen ancak, emperyalizmin egemen olduğu bu dünya ekonomik sisteminin çelişkili bir parçası olan bürokratik işçi devletlerini de içine alacak şekilde, tüm kapitalist dünyaya yayılan ve dıştan merkeze doğru ilerleyen sürekli bir dünya kapitalist krizi haline dönüştürmeyi başarabilmiştir.

Ekonomik büyüme başlarda Kremlin’in emriyle bu sömürüyü kabul etmiş olan ileri ülkelerin proletaryasının fedakarlıkları ve aşırı-sömürüsü üzerinde temellenmiştir; ve daha sonraları ileri ülkelerin ekonomisi büyümeye girdiğinde ise bunun artan ve mutlak bir sefalet yarattığı geri kalmış ülkelerin artan korkunç sefaleti üzerinde temellenmiştir. Kapitalist ekonominin bu toparlanması, karşılık olarak, silah üretiminin insanlık tarihinin gördüğü en büyük gelişiminin, yıkım araçları üretiminin bu en büyük gelişiminden de aşikâr olduğu üzere, dünya karşı-devriminin hizmetinde olan bir ekonomiye giden yolu açmıştır.

Tüm bu olgular, krizin yavaşça dış bölgelerden dünya kapitalist sisteminin merkezine doğru ilerlemesi için gerekli koşulları yaratmaktaydı. En ileri kapitalist ülkelere ve bürokratik işçi devletlerine henüz, 1974’ten bu yana, ulaşmıştır. Bunun en açık ifadeleri, sebepler değil fakat bunu aşikâr eden gözle görülür olaylar, artan enflasyondur, petrol fiyatlarındaki ve dünya pazarındaki krizdir, artan altın fiyatlarıdır vb.

Bürokrasinin teorisyenlerinin “tek ülkede sosyalizm” kavrayışını kabul eden revizyonizmi Marksizmden ayıran bir başka unsur, Pabloculuğun Stalinizmin dünyada fiili olarak uzlaşmaz, politik ve ekonomik olarak çatışan iki gerçekliğin olduğu yönündeki varsayımlarını kabul etmiş olmasıdır: emperyalizmin gerçekliği ve bürokratik işçi devletlerinin gerçekliği. Ne politik ne de ekonomik anlamda bu doğru değildir. Tüm gezegen ölçeğinde iki ayrı ekonomik gerçeklik yoktur. Sadece bir dünya ekonomisi ve de bir dünya pazarı vardır; bunlara da emperyalizm hükmetmektedir. Emperyalizmin egemen olduğu bu ekonomi içinde, burjuvazinin mülksüzleştirilmiş olduğu bürokratik işçi devletleri ile az ya da çok keskin çelişkiler bulunmaktadır. Fakat bu çelişkiler mutlak değildir, daha çok biri politik biri de ekonomik olan iki nedenden ötürü görelidir. Bu ülkelerin egemen bürokrasileri “kendi” ulusal sınırlarını savunmaktadır, işçi devletlerinin federasyonunu geliştirerek bu sınırları yıkmaya yönelik hiç bir eğilimi yoktur; ve bu yüzden, uluslararası seviyede emperyalizmle barış içinde bir arada yaşama anlamına gelen sınıf işbirliğini ilerletmek için aşırı çaba harcamaktadır. Bürokratik olan veya olmayan her işçi devletinin ekonomisi, emperyalizm ekonomik olarak daha güçlü olmaya devam ettiği sürece kapitalizm tarafından denetlenen dünya ekonomisine tabi olacaktır. Bürokratik işçi devletlerinin ekonomisinin dünya kapitalist ekonomisinin çevrimlerini bir gölge gibi takip etmesinin nedeni de işte budur.

TEZ 15
HİÇBİR EKİM DEVRİMİNİN GERÇEKLEŞMEDİĞİ AŞAMA: BİR ŞUBAT DEVRİMLERİ AŞAMASI

Rus Ekim Devrimi'nden sonra ne muzaffer olan ne de yenilgiye uğrayan bir ekim devrimi daha gerçekleşmedi; bu durum, tüm tahminlerimize karşıt bir durumdur. İkinci Dünya Savaşı sonrası, tarihin gördüğü en devrimci aşama olmasına rağmen sadece şubat devrimlerine yol açmıştır. Bazılarının muzaffer, bazılarının mağlûp ve bazılarının da dondurulmuş olmasına rağmen tüm bu devrimler sadece şubat devrimleridir.

Bu konuya devam etmeden önce bir ekim devrimi ile burjuvazinin mülksüzleştirilmesi arasındaki farkı vurgulayalım çünkü İkinci Dünya Savaşı öncesinde burjuvaziyi mülksüzleştiren tek devrim 1917 Ekim Devrimi olmuştur ve bu gerçek de bizi yanlış bir analojiye, iki terimin de aynı anlamda olduğunu kabul etmemize götürebilir. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrasının deneyimi, bir ekim devrimiyle burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin aynı şey olmadığını göstermiştir.

Her devrim gibi ekim devrimi de esasen, ekonomik sonuçları olan sosyal ve politik bir süreçtir. Ekim devriminin, kendisini diğer herhangi bir devrimden açıkça ayırt eden iki temel özelliği vardır. Bu özelliklerden ilki, işçi ve kitle iktidarının devrimci organlarının, örneğin sovyetlerin, ortaya çıkışıdır. İkinci özellik ise ilkiyle yakından ilgilidir ve aslen belirleyici olan özelliktir: ayaklanmayı ve silahlı mücadeleyi yöneten, kitlelerin seferberliğini ve uluslararası sosyalist devrimi geliştirmenin sadece bir aracı olarak iktidarı alan devrimci Marksist bir partinin varlığı. Bu iki koşul olmaksızın ekim devriminden bahsedilemez.

Şubat devrimi, ekim devriminden farklıdır ama ona yakından bağlıdır. Şubat devriminin ilerleyebilmesi için bu devrimin ancak ekim devriminden önceki zorunlu bir giriş niteliğinde olması gereklidir.

Şubat devrimi, emperyalizmin sömürücüleriyle, burjuvaziyle ve burjuvaziye bağlı toprak sahipleriyle yüzleşen bir işçi ve halk devrimidir; bu devrim, burjuva devlet aygıtını tahrip eder ve onu krize sürükler. Sınıf dinamikleri ve yüzleştikleri düşman açısından her iki devrim de, şubat devrimi de ekim devrimi de, sosyalisttir. Aralarındaki fark, kitle hareketinin farklı bilinçlilik düzeyinde ve esas olarak devrimci Marksist partiyle kitle hareketi ve akmakta olan devrimci süreç arasındaki ilişki de yatmaktadır. Özetlersek, şubat devrimi, bilinçsiz bir sosyalist devrim iken ekim devrimi bilinçli bir sosyalist devrimdir. Biraz Hegel ve Marks gibi konuşursak şöyle diyebiliriz: Şubat devrimi “an sich” (kendinde) bir sosyalist devrimdir ve ekim devrimiyse “für sich” (kendisi için) bir sosyalist devrimdir.

Şubat devrimleri, devrimci yükselişin bu aşamasındaki işçi ve kitle hareketini yansıtan bir mantığa sahiptir. Neredeyse bütün devrimler, kitle hareketinin derin nesnel ihtiyaçları tahammül edilemez bir hal aldıklarında ortaya çıkmışlardır. Fakat proletaryanın ve onun önderlerinin bilinçlilik seviyesi, devrime yol açan nesnel durumla kıyaslandığında geri bir seviyede kalmaya devam etmektedir. Lakin bu geriliğe rağmen devrimler gerçekleşmektedir. Bu durumun şu gerçekle bir bağlantısı vardır: Feodalizmin iktidarı altındaki burjuvazinin sahip olduklarının aksine proletarya, kapitalizm koşullarında bilinçliliğinin olgunlaşması için hiçbir olanağa sahip değildir. Evrimci değil devrimci bir süreç yaşamaktayız; ve proletarya, hakimiyet altındaki sınıf olarak bilinçliliğini iktidar için başka bir sınıfla savaşırken kazanmaktadır.

Proletaryanın düşük bilinçlilik seviyesinin ve bir devrim yapmayı başaracak kadar yaygınlaşmış olan devrimci seferberliğinin bu bileşimi şubat devrimini yaratmaktadır. İşçi hareketinin devrim esnasında bile mevcut olan bu düşük bilinçliliği, karşı-devrimci aygıtların ve programlarıyla yaklaşımları açısından reformist olan küçük-burjuva akımların devrime uyum sağlamasını ve bir aşama boyunca bu devrimi yönetmelerini olanaklı kılmaktadır.

Bilinçlilik seviyesi ve önderlik açısından şubat devrimi, ekim devriminden tamamıyla farklıdır. Ekim devriminin karakteristik özelliği, devrimci Marksist bir önderlikçe gerçekleştirilmiş olmasıdır. Oysa şubat devrimi, kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva aygıtları tarafından yönetilir. Bilinçli karşı-devrimci kesim, şubat devriminin anlamını net bir şekilde kavrar ve devrimin sosyalist bir devrime gelişmesini engelleyerek, devrimi o düşük bilinçlilik seviyesinde, ulusal çerçeveye sınırlanmış burjuva demokratik bir aşamada tutmak için devrime kesinlikle müdahale eder. Bunun anlamı, bu kesimin kendi ölümcül düşmanını, kitlelerin sürekli seferberliğini dizginlemek için devrime müdahale ettiğidir.

Bu durumu mümkün kılan, şubat devriminin karşılaştığı görevlerin genellikle demokratik görevler olmasıdır. Kitle hareketinin geriliğinin ve sınıf mücadelesinin nesnel durumunun bir sonucu olarak bu devrimler her zaman, can çekişmesi aşamasında kapitalizmin tipik özellikleri olan despotik diktatörlükleri, totalitarizmi ve Bonapartizmi yıkmak üzere gerçekleşmişlerdir. Dolayısıyla, oportünist önderlik, seferberliği dizginleyebilmek için devrimi bu demokratik veya ulusalcı amaçlar aşamasında durdurmayı savunabilir.

Troçki, şubat devrimini ve onun ekim devrimiyle olan ilişkisini mükemmel bir şekilde tahlil etmiştir. Şubat devriminin oportünist önderlikler sayesinde iktidarı ulusal burjuvazinin ellerine veren sosyalist bir devrim olma niteliğini vurgulamıştır. Lenin’in 1917 yılındaki yazılarında yaptığı gibi Troçki de çalışmalarında bir şubat devriminin, en imkânsız varyant olarak, nasıl oportünist partileri programlarının ve amaçlarının ötesine gitmeye zorlayabileceğini göstermiştir. Oportünist partiler, kitle hareketinin zorlamasıyla bunu yapmaktadırlar ama amaçları kitle hareketini kesinkes denetim altına alabilmektir; dahası kapitalizmin mülksüzleştirilmesi ve bir işçi devletinin kurulması yönünde bir adım olarak burjuvaziyle ilişkisini koparma noktasına kadar ulaşabilirler. Fakat bu politik ve teorik sonuç, dediğimiz gibi, had safhada imkânsızdır. Troçki’nin ve Enternasyonalimizin şubat devrimine dair klasik analizi şu olmuştur: Şubat devrimi ekim devriminin öncülü olabilir, ekim devrimi olmaksızın, ne burjuvaziden kopmak ne de onun mülksüzleştirilmesi gerçekleşemez ve hatta mevcut burjuva demokratik görevler dahi gerçekleştirilemez.

Klasik analizimizin bu görevlerin gerçekleştirilmesi konusunda biz haksız çıktık çünkü Sovyetler Birliği hariç insanlığın üçte biri, hem burjuvazinin mülksüzleştirilmesini hem de diktatörlüklerin yıkılması, toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi, toprağın köylülerin arasında dağıtılması vb. gibi önemli demokratik görevleri, bir ekim devrimi olmaksızın gerçekleştirmiştir. Fakat tarihsel bir bakış açısından, sosyalist devrimin gelişiminin bakış açısından Troçki tamamen haklı çıkmıştır: eğer şubat devriminin ertesinde bir ekim devrimi gerçekleşmezse, diğer bir deyişle kitle hareketinin devrimci organlarınca desteklenen bir devrimci Marksist parti tarafından iktidarın gaspı gerçekleşmezse, o zaman devrimin ivmelenmesi ve sürekli bir nitelik kazanması için hiçbir olasılık yoktur.

Şubat devrimlerini burjuva demokratik devrimlerle karıştırmış olmamız gerçeği bizi şubat devrimlerine sadece küçük bir önem vermeye sürüklemiştir. Şubat devrimlerinin aslında temel ve belirleyici bir önemi bulunmaktadır; reformist çağdaki büyük sendikalar kazanımı kadar önemlidirler. Her ne kadar Rus Devrimi’nde birbirleriyle birleşmiş dahi olsalar içinde yaşadığımız yüzyıl, biri burjuva demokratik devrim diğer ise şubat devrimi olarak iki farklı kategoriyle uğraştığımızı kanıtlamıştır. Şubat devrimi sosyalist bir devrimdir; işçilerin silahlı devrimci mücadelesi sayesinde kapitalist devlet aygıtını tahrip eden ve kesinlikle sosyalist olan bir devrimdir. Bu devrimin programının temel ekseninin demokratik görevler olup olmadığı Geçiş Programı’na ilişkin bir sorundur. Şubat devrimine yol açan geçiş süreci, demokratik görevlere devasa bir ağırlık verir fakat bu şubat devriminin burjuva demokratik bir devrim olduğu anlamına gelmez. Rus Devrimi gibi bazı istisnalar dışında yüzyılımızda artık daha fazla burjuva demokratik devrim gerçekleşemez. Gerçekleşen devrimler sadece sosyalist devrimlerdir, ister öznel etkenin olgunlaşmışlığı eşliğinde olsun ister olmasın.

Rusya’daki Şubat Devrimi’nde sosyalist bir devrim ile burjuva demokratik bir devrimin bileşimi bulunmaktadır. Fakat bu durum, Çarlığın ve onu destekleyen toprak sahiplerinin varlığından kaynaklanıyordu. Ne olursa olsun, feodal artıklara karşı mücadele anlamına gelen burjuva unsur belirleyici olan unsur değildi çünkü Çarlık dünya emperyalist rejiminin bir parçasıydı ve Rus kapitalizmine de sımsıkı bağlıydı.

Birkaç istisnanın dışında bu durum artık dünya üzerinde mevcut değildir. Artık ne çarlar ne de egemen feodal toprak sahipleri kalmıştır. Artık dünyanın her yerinde emperyalizmin, kapitalizmin, kapitalist toprak sahiplerinin ya da işçi bürokrasilerinin iktidarı bulunmaktadır. Karşılaştıkları düşman açısından, burjuvazi ve onun devlet aygıtı, ve bu devrimleri gerçekleştirenlerin sınıfsal karakteri açısından, işçiler, tüm çağdaş devrimler sosyalist devrimlerdir. Proletarya, zorunlu ekim devrimine giriş olarak bir şubat devrimini gerçekleştirmeye zorlanmıştır. Bu durum bir taraftan kapitalizmin can çekişmesinin, çürümesinin ve insanlığa dayattığı genel gerilemenin ve diğer taraftan da önyargılı fikirlerin, proletaryanın düşük politik seviyesinin ve de bunları güçlendiren bürokratik ve küçük-burjuva önderliklerin varlığının sonucudur. Bunun anlamı, proletaryanın kendi bilinçliliğindeki bu geriliği ve kapitalizmin çürümesini çifte fedakârlıkla ve çift kat bir tarihsel gayretle ödemiş olduğudur.

1905 ve 1917 şubat devrimlerine devasa bir önem vererek Rus Devrimi’nin tahlilini zenginleştirmeliyiz. 1917 Şubat Devrimi’nin Ekim Devrimi’yle olan ilişkisi üstünde çalışmalıyız; çünkü gerçekleşen devrimler bizim tüm inançlarımıza rağmen 1905 devrimleri ve şubat devrimleriydiler, ekim devrimleri değil. Şubat Devrimi’nin yarattığı ama Ekim zaferiyle beraber yarı yolda kalan tüm öngörüler ve hipotez, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Şunu iddia edebiliriz ki İkinci Dünya Savaşı sonrası, bilinçsiz sosyalist devrimlerin aşamasıdır, tüm gezegen çapında genelleşmiş olan şubat devriminin aşamasıdır. Eğer geniş bir tarihsel teorik çerçeveden bakarsak şubat devriminin derin bir mantık ve önemi bulunmaktadır. Ancak Marksist bir partinin önderlik ettiği sanayi proletaryasının gerçekleştirdiği takdirde devrim olacağını kabul etmiş olsaydık o zaman kitlelerin devrimci süreci felce uğramalıydı; proletarya, kendi bilinçliliğini ve de partisini olgunlaştırıncaya kadar hiçbir devrim muhtemel olmamalıydı; sınıf mücadelesi durmalı ve işçiler neredeyse hiçbir kazanımlarında ilerlemeler kaydetmemeliydiler. Ama bu böyle olmamıştır. Kitlelerin devrimci mücadeleleri, yeterli olarak olgunlaşmamış olmalarına rağmen büyük tarihi zaferler elde etmeye ve muzaffer devrimler gerçekleştirmeye devam etmiştir.

Dolayısıyla, yeni ekim devrimlerinin gerçekleşmesi için ne tür olasılıklar bulunmaktadır sorusuna geliyoruz. Revizyonizmin tüm saldırısı, burjuva sosyolojisinden aldıkları ifadeler eşliğinde nihai olarak “Ekim Devrimi’nin modeli” dedikleri şeye karşı yönelmiştir. Revizyonistler, bu modelin İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir daha gerçekleşmediğine işaret edip tam da Pablo’nun yaptığı gibi şu revizyonist sonucunu çıkarmışlardır: Bu tip devrimler artık geçmişte kalmıştır ve bir daha da gerçekleşmeyeceklerdir. Devrimin yeni bir teorisinin oluştuğunu savunmaktadırlar fakat aslında her revizyonist akım gibi, mutlakıyetçiliğe karşı demokratik halk devrimlerinin zorunlu olduğu, Marksizm öncesi çağın teorilerini yeni teoriler olarak nitelemektedirler. Ekim Devrimi öncesinde gerçekleşen tüm demokratik devrimlerin çok eskilerde kalmış olan modelini yeni bir devrim modeli diye lanse etmektedirler.

Biz, revizyonistlerin dediklerinin tam tersine inanmaktayız. Yeni ekim devrimlerinin gerçekleşmemesi için kesinlikle ortada hiçbir sebep yoktur. Şubat devrimleri, proletaryanın bilinçliliğinde olgunlaşmaktadır ve bu olgunlaşma aslında partilerimizin güçlenmesine destek olacaktır. 1905 Devrimi ve 1917 Şubat Devrimi’nin Bolşevik Ekim Devrimi’ne yol açması gibi bu iki süreç, şubat devrimleri yanında partilerimizin güçlenmesi de kaçınılmaz olarak ekim devrimine yol açacaktır. Bu durum, devrimci yükselişin kaçınılmaz bir sonucudur. Tabii ki ekim zaferinin şubat zaferinden çok daha zor olduğu ve şubat devrimlerinin gerçekleştikleri ve nesnel koşullara bağlı olarak öngörülerimizden çok daha büyük bir oranda ilerledikleri kabul edilmelidir. Fakat bu durum, Marksist düşünceden yan çizmek için ve ekim devrimini bir daha gerçekleşemeyecek bir istisna olarak kabul edip şubat devrimlerini mevcut devrimci aşamada gerçekleşebilecek yegâne devrimler olarak teorize etmek için bir mazeret değildir.

Diğer yandan, kendisini bir ekim devrimine dönüştürmeyen her şubat devrimi zorunlu olarak yozlaşır. Hiçbir şubat devrimi, sürekli bir ritmi muhafaza edemez çünkü bu devrime önderlik eden küçük-burjuva ve bürokratik önderliklerin rolü hep aynıdır: sürekli devrim sürecini dondurmak, kitle hareketini dizginlemek, kuşatmak ve bozguna uğratmak. Dolayısıyla, her şubat devrimi, burjuvaziyi mülksüzleştirmiş olsun veya olmasın, tekrar ve tekrar ortaya çıkacak mükerrer şubat devrimlerinin kökenini oluşturur. Bunun anlamı, şubat devriminin devrimci sürece yönelik nihai bir çözüm olmadığıdır. Şubat devrimi, hain önderliklerin yarattığı kaçınılmaz gerilemeyi durdurabilmek için, her zaman yeni şubat devrimlerini veya büyük kitle seferberliklerini dayatmaktadır. Bu olgunun fevkalade bir örneği, Menşeviklerin ve Sosyal-Devrimcilerin ihanetinin kitleleri Kornilov’a karşı büyük bir seferberlik gerçekleştirmeye zorlamış olmasıdır. Bir diğer örnek, 1974 Portekiz Devrimi’dir; bu devrim, kendisini bir ekim devrimine dönüştürememiş ve sonunda da Eanes’in sağ kanat hükümetini iktidara taşımış olan büyük bir şubat devrimidir.

Şubat devrimi, büyük zaferler elde etmesine rağmen hiçbir şeyi çözmediği için yine ve yine tekerrür eden şubatlar yaratır. Bu mevcut devrimci aşamada şubat devrimi sadece pek çok ülkede gerçekleşmekle kalmaz aynı zamanda ekime doğru ilerlemediği sürece aynı ülkede de birçok kereler kendini tekrar eder. Dolayısıyla biz bu aşamayı daha da kesin bir şekilde devrimci bir aşama olarak tanımlamalıyız. Bu aşama nesnel devrimlerin aşamasıdır, öznel etken var olsun ya da olmasın. Devrimci yükseliş o kadar büyüktür ki devrim öznel etkenlerin tam olarak olgunlaşmamış olmasına rağmen gerçekleşmektedir.

Şubat devrimleri, mevcut aşamanın karakteristik özelliğidir ve muhtemelen, ekim devrimlerinin koşulları olgunlaşırken uzunca bir süre de böyle olmaya devam edeceklerdir. Ama şu kesin ki, her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonrasının bütün örneklerinde yaşandığı gibi pek çok durumda engellenmiş ve ekim devrimine ulaşamamış da olsalar veya süreç çok zaman alsa da, şubat devrimleri ekim devriminin başlangıcıdırlar.

Süreç ayrıca devrimi gerçekleştirmek için bizim hesaba katmadığımız ya da en azından tüm boyutlarıyla katmadığımız yeni bir metoda yol açmıştır: gerilla savaşı.

TEZ 16
GERİLLA SAVAŞI

İkinci Dünya Savaşı sonrasının, en dinamik, en önemli ve tecrübe bakımından en zengin devrimleri olan Çin, Vietnam ve Küba devrimleri gerilla savaşı yoluyla gelişmiştir. Sömürge ve yarı-sömürge dünyadaki gerilla savaşının tüm seyri, pek çok sömürge her ne kadar burjuvazinin mülksüzleştirilmesine ulaşmasa bile ülkede en azından ulusal bağımsızlığı (Cezayir, Angola, Mozambik vb.) sağlamıştır. Bizim tahminlerimiz, İkinci Dünya Savaşı ertesinde gerilla savaşının elde ettiği önemi ve kapsamı öngörememiştir.

Bu durumu öngöremeyişimiz, Birinci Dünya Savaşı ertesiyle yaptığımız yanlış analojinin bir başka sonucudur. Rus Devrimi’nde Ekim’den sonra başlayan iç savaş, 1905’teki, 1917 Şubat ve Ekim’indeki silahlı mücadeleler hep birer kent ayaklanması niteliğindeydiler. Bunun yanında herhangi başka bir devrimde de (Almanya, İspanya vb.) gerilla savaşı ortaya çıkmamıştı. Biz de dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarihin tekerrür edeceği gibi yanlış bir sonuca ulaştık: Gerilla ayaklanmaları değil sadece şubat-benzeri ve ekim-benzeri şehir ayaklanmaları gerçekleşecekti.

Dediğimiz gibi, Rusya’daki iç savaş Ekim Devrimi’nden sonra meydana gelmişti. Bolşevik Parti tarafından yönetilmesi, bu iç savaşa Ekim Devrimi’nin bir devamı, bilinçli bir sosyalist iç savaş niteliği vermiştir. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrasında iç savaşlar, şubat devrimlerinden evvel gerçekleşmiş ve bu devrimlerin zaferini de silahlı mücadele mümkün kılmıştır. İşte bu sebepten, emperyalizmin çözümsüz olduğu krizin bu aşamasında sömürücülerin kitle hareketiyle yüzleştiği mücadelenin genel metotları değişmiştir.

Emperyalizm ve onun ajanları, kitle hareketine her mümkün olduğunda en acımasız iç savaş metotlarıyla saldırmakta ve sadece kendi “resmi” silahlı kuvvetlerini kullanmakla kalmayıp yanında benzer polis kuvvetlerini ve faşist çeteleri de kullanmaktadırlar. Gerilla savaşı, karşı-devrim tarafından kullanılan metotlarla ve onun zaferleriyle yüzleşirken kitle hareketinin aynı şiddetli metotları kullanarak kendini savunma ihtiyacının bir ifadesidir.

Gerilla sosyalist bir nitelik üstlenir çünkü gerilla her zaman emperyalizm yandaşı, acımasız ve diktatör benzeri hükümetlerle yüzleşir, devrimci kitle hareketinin bir parçasıdır ve sınıfsal anlamda çok çeşitli (hem işçi hem de halksal) bir karakter kazanır. Burjuva devlet aygıtına karşı işçilerin ve halkın silahlı devrimci seferberliği aracılığıyla mücadele eder. Bu durum, gerillanın sınıf dinamiklerinin bir sonucudur zira amaçları ve programı itibarıyla gerilla önderlikleri her zaman bir halk cephesini desteklemişlerdir. Hiçbir gerilla önderliği şimdiye kadar bilinçli bir şekilde sosyalist devrim yapmayı amaçlamamıştır, aynı bürokratik küçük-burjuva önderliklerin de amaçlamadığı gibi. Fakat ne zaman kitle hareketi, gerilla seferberliği metodunu sahiplenirse o zaman gerilla seferberliği kendisini, burjuva devletin temel desteği olan silahlı kuvvetleri tahrip eden, işçilerin ve halkın sosyalist bir iç savaşına dönüştürür.

Bu tür bir iç savaş, kitle hareketinin ciddi yenilgiler aldığı, düşük bir bilinçlilik seviyesine sahip olduğu ve aynı zamanda da karşı-devrimin acımasız saldırılarına cevap vermek zorunda olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Oportünist küçük-burjuva önderlikler, dolayısıyla bu iç savaşları sosyalist olmayan ve sürekli devrimi geliştirmeyen kendi halkçı, demokratik ve milliyetçi olan programlarına hapsetme olanağına sahip olmuşlardır ve somut bir gerçek olarak hapsetmişlerdir de. Ne oportünist önderlikler ne de kitle hareketi, iç savaş metotlarını kullanarak burjuva devletin silahlı güçlerini derhal tahrip etmeye doğru ilerlediklerinden dolayı Rusya’dakinden bile çok daha derin bir şubat devrimini başlattıklarının farkında değildirler. Nasıl şubat devrimi bilinçsiz bir sosyalist devrim ise gerilla savaşı da, kitlelerin düşük bilinçlilik seviyesi ve gerilla önderliğinin oportünist politikası yüzünden bilinçsiz bir sosyalist iç savaştır.

İç savaş niteliği olan gerilla savaşları, son derecede ilericidirler ve çağın mevcut karakteri dolayısıyla daha birçokları da gerçekleşecektir; çünkü bu savaşlar, bu çağın sarsıntılı ve devrimci karakterinin bir diğer ifadesidir. Bunlar, tekelci emperyalist rejimin çürümüşlüğünün, kitlelerle yüzleşirken bu rejimin kullandığı iç savaş metotlarının ve ayrıca emekçilerin düşük bilinçlilik seviyesinin ve bürokratik küçük-burjuva önderliklerin gücünün bir ifadesidirler.

Gerilla savaşının programı daima karşı-devrimin en yüksek ifadesi olan faşist ve yarı-faşist diktatörlüklere karşıt olarak hazırlanmıştır. İşte bu yüzden, demokratik ve milliyetçi bir programa sahiplerdir; fakat bu, gerilla savaşlarını demokratik burjuva devrimleri haline getirmez. Dinamikleri itibarıyla, feodal devletlerle değil kapitalist mülkiyet ve kapitalist devletle yüzleşmektedirler.

TEZ 17
GERİLLA ÖNDERLİKLERİNİN OPORTÜNİZMİ

Emperyalizmin çürümüşlüğü ve emekçilerle yüzleşmek için kullandığı iç savaş yöntemleri, “halkı” bir bütün olarak ilgilendirmektedir. Bu burjuva emperyalist karşı-devrim, bir ayaklanma kışkırtmaktadır ama sadece köylülerin, öğrencilerin ve işçi sınıfının değil fakat aynı zamanda küçük-burjuvazinin bazı tabakalarının ve hatta bazen burjuvazinin kendisinin bazı tabakalarının bile ayaklanmasını kışkırtmaktadır. Tüm bu kesimler kendilerini etkileyen emperyalist ve kapitalist karşı-devrime karşı kendilerini savunmak için gerilla savaşı yöntemlerini benimsemeye zorlanmaktadırlar. Başta Stalinist bürokrasi olmak üzere işçi partilerinin bürokrasisi bile bazı durumlarda, karşı-devrimin ilerlemesi bürokrasiyi ya elde silah kendini savunmaya ya da yok olmaya zorladığı noktaya ulaştığında, bu metotları kullanmaya zorlanmaktadır. Bu metotları isteksizce kullanmak zorunda kalan tüm bu küçük-burjuva ve bürokratik kesimler ve hatta burjuvazinin alt tabakaları bile bu gerilla savaşının önderliğinin sosyal ve politik tabanı olacaklardır çünkü bu savaşlara önderlik edebilecek olan devrimci Marksist kitle partileri mevcut değildir. Bu, dünya proletaryasının devrimci önderlik krizinin bir başka ifadesidir.

Bu kesimler sadece gerilla savaşında yer almaya değil aynı zamanda önderlik boşluğundan dolayı bu savaşa önderlik etmeye de zorlanmaktadırlar fakat bu kitlelerin sürekli seferberliğine ve demokratik devrimci örgütlenmesine karşı olan görüşlerini terk ettikleri anlamına gelmez. Tam tersine, karşı-devrim önünde kendilerini savunmak için gerilla savaşına katılırlar ama aynı zamanda, ayrıcalıklı kesimler olarak karşı karşıya oldukları en büyük tehlike olan, kitle hareketinin devrimci sürekli seferberliğini dizginlemek, yönlendirmek ve ezmek için de bu savaşın bir parçası olurlar.

Bu kesimler, yeni revizyonist teoriler ve politikalar geliştirmeye başlamışlardır. Maocu uzatmalı halk savaşı ve Guevaracı gerilla fokosu teorileri bu sayede doğmuştur. Bunların ortak bir noktası vardır: gerilla savaşına, bu savaşın teknik ve askeri yönlerine, yönelik aşırı-boyutlu ve mutlak bir takdir ile kitle hareketinin sürekli seferberliğinin ve demokratik örgütlenmesinin etkisinin asgariye indirgenmesi. Gerilla hareketini ve iç savaşı yöneten bu küçük-burjuva ve bürokratik kesimlerin aynı zamanda dışa kapalı bir askeri örgütlenme ile kitle hareketi üzerinde demirden bir kontrol sağlama çabalarının sebebi de budur. Her girişimi, her sürekli seferberlik sürecini ve herhangi bir demokrasiyi önlemek için kitle hareketini askeri disiplinin dar üniforması içine hapsederler. Dahası, askeri örgütlenme yoluyla sınıf karakterinden, iç savaşın sahip olduğu sosyalist karakterden kurtulmaya çalışırlar. Bunun yeni bir insan yaratan ve sınıf farklılıklarının yok olup tüm sınıfların birleştiği bir halk savaşı olduğu teorisini geliştirirler. Herkes bir gerilla savaşçısına dönüştürülmelidir ve gerillanın sınıf karakteri, sosyalist karakteri yok edilmelidir. Bu önderliklerin tüm politikası, kitle hareketinin katı, bürokratik ve askeri bir denetim altına alınmasına işaret etmektedir. Diğer yandan, askeri mücadele için kaçınılmaz olan askeri hiyerarşi, gerilla savaşına katılan kitle hareketine katı ve bürokratik bir politik yapı dayatılarak politik sahneye de taşınır.

İşte bu sebepten, küçük-burjuva akımlar, kendi kavradıkları şekliyle gerilla savaşını severler çünkü bu onlara devrimci kitle hareketi üzerinde en sıkı denetim olanağını sağlar.

Bu sayede, kitlelerin bilinçliliklerini yükseltmeleri de engellenir; ve diktatör benzeri hükümetin devrilmesinden sonra kitleler, daha fazla ilerlemelerine engel olan sınırlı bir burjuva-demokratik veya ulusal-sosyalist bir devrimin geçekleştirilmesinin teorik çatısı altında tutulurlar. Tam da bu sebepten, burjuvazinin ilerici ve gerici olmak üzere iki kesime ayrılıp ilerici olan burjuvaziyle birlik yapılması savunulur. Böylece gerilla cephesi kendisinin tam tersine, burjuvazinin düğüm noktası olan devlet aygıtına karşı savaşan bir cepheye değil de burjuvazinin sadece bazı kesimlerine karşı onun diğer kesimleri ile birlik halinde savaşan bir cepheye dönüştürülmeye niyet edilir. Sosyalist iç savaş, bu yoldan, gerilla savaşıyla birleştirilmiş halde en kötü türden bir halk cephesine doğru yönlendirilir.

Gerilla savaşının halk cephesini dayatan şekildeki bu kavranışı, kitle hareketini askeri ve politik disiplin altına alma yönündeki bu oportünist ve gerici politika, küçük-burjuva seçkinci gruplarca, yozlaşmış kesimlerce, öğrencilerce veya da işçi sınıfının, kitle hareketinin geleneksel önderliklerinin ihaneti karşısında kendilerini aciz bulup kendilerini de riske sokarak ümitsiz eylemelere yönelen bazı öncü kesimlerince kabullenilip teorize edildiğinde ise çok daha tehlikeli bir hal almaktadır. Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde gelişen şehir terörizmi, bu öncü gerilla akımlarının bir parçasıdır. Kır gerillası fokosunun teorisyenleri ve politikacıları, kent gerillasının teorisyenleriyle aynı sosyal ve politik kesimlerden gelmektedir. Gerillanın bu yönelişi veya küçük öncü grupların terörizmi, kitle hareketi için ölümcüldür ve tüm seksiyonlarımız bununla aynı ölümcüllükle savaşmalılardır. Terörizm, kitle gerillasının oportünist önderliklerinin karşı-devrimci yönelişi kadar ölümcüldür. Biz, yürekli insan gruplarının kitle hareketinden ayrı olarak yapacakları her türlü maceracı eyleme tamamıyla karşıyız. Savunduğumuz tek gerilla savaşı, kitle hareketi tarafından desteklenen gerilla savaşıdır. Her ne kadar önderlikleri oportünist de olsa desteklediğimiz tek gerilla savaşı budur, tabii ki bu önderlerin kitle hareketini dizginleme ve sürekli seferberlik halinde olmasını engellemek için onu disiplin altına alma politikalarından dolayı taşıdıkları karşı-devrimci rolü de açık ederiz. Kitle hareketinden tamamıyla ayrılmış olan küçük öncü grupların mini-savaşlar başlatmasına tamamıyla karşıyız. Gerillanın ve terörist akımların bu küçük-burjuva ve seçkinci tavrı, gerçek, sosyalist ve kitlesel gerilla savaşının bürokratik ve küçük-burjuva önderliğinin bir başka yönüdür. Bu öncü gerilla akımları, kendi politikalarının kitle hareketinin oportünist önderliklerinin reddedilmesi olduğunu öne sürseler dahi bu terörist yöneliş aynı derecede ölümcüldür.

Bu öncü gerilla akımlarıyla terörist akımların kitlesel gerilla savaşının karşı-devrimci oportünist önderlikleri ile şöyle bir ortak bir yanı vardır: Hiçbiri işçi hareketinin sürekli seferberliğine güvenmezler. Buna karşıdırlar. Kitle hareketine karşı bir baba edası ile yaklaşırlar. Kitle hareketini, kendi bağımsız seferberliği ve örgütlenmesiyle yetersiz, aciz bir durumda olduğuna ikna etmeye çalışırlar. Kitle hareketi, kendisinin tüm sorunlarına çözümün kitle hareketinden tamamıyla ayrı küçük bir terörist grubun eylemleriyle ya da bürokrasi veya küçük-burjuvazinin, bir diğer deyişle kitle hareketin oportünist önderliklerinin, elindeki askeri bir aygıtın tamamıyla kontrolü altındaki eylemlerle geleceği sonucuna ulaşmalıdır. Bu anlamda, oportünist gerilla önderlikleri de onlarla yüzleşen öncü de, öncünün kendi niyetlerinden bağımsız olarak karşı-devrimcidir.

TEZ 18
İŞÇİ VE KÖYLÜ HÜKÜMETİ

İkinci Dünya Savaşı ertesinde bürokratik işçi devletlerinin oluşmasına yol açan süreç, Troçki’nin tahlil etmeye başladığı bir kategori aracılığıyla gelişmiştir: işçi-köylü hükümeti. Son yıllarda kazandığı had safhadaki önemden dolayı bu kategoriyi savunmak ve genişletmek için pür dikkat olmalıyız.

Bu formülün arkasında üç farklı sorun gizlidir: proletarya diktatörlüğünde sınıf ilişkilerini popülarize edebilecek bir formülasyon, reformist partileri burjuvaziden kopmaya zorlamak ve onların kitle hareketi önünde maskesini düşürmek için bu partilere yönelik politik bir taktik ve son olarak da teorik bir problem. Şimdi, yukarıdaki sırayla bu üç sorunu inceleyelim.

İşçi-köylü hükümeti formülü, Bolşevikler tarafından diktatörlüğü popülerleştirilmenin aracı olarak kullanılmıştır. Buradaki amaç, bu hükümetin sömürücülere karşı bir hükümet çatısı altında birleşmiş olan iki sömürülen sınıfın hükümeti olduğunu vurgulamaktır. Köylülerin çoğunlukta bulunduğu ülkelerde proletaryanın hegemonyasındaki diktatörlük içinde köylüler ile proletarya arasındaki politik ittifakı işaret etmek için bu slogan kullanışlıdır. Kent nüfusunun çoğunlukta olduğu ve önemli bir köylülüğe değil güçlü bir orta sınıfa sahip olan ülkelerde, proletaryanın kentli ve kırsal kesimlerle beraber iktidarı almasını sağlayacak ittifakı vurgulamak için bu popüler tabiri ve sloganı işçi-halk hükümeti yönünde genişletebiliriz.

Şubat devrimlerinin kazandığı önemden dolayı işçi-köylü hükümeti sloganı temel bir mevki kazanmaktadır. Taktik bir slogan olarak bu slogan, kitlesel etkiye sahip küçük-burjuva partilere burjuvaziye karşı devrimci bir program uygulamak için burjuvazi ile ilişkilerini kesmeleri ve iktidarı almaları yönünde yapılan bir çağrıdır. Bu çağrı, gerek küçük-burjuva partilerin yol açtığı devrimin (şubat devrimi) karakterinden dolayı ve gerekse de bu partilerin sınıf iş birliği politikasına karşı savaşmak için bizim en önemli hükümet politikamız haline gelmektedir. Bu taktik, kitlelerin oportünist parti ile bağlarını koparıp devrimci partiyi izlemesini sağlamanın yolunu döşemeyi amaçlamaktadır çünkü sürekli seferberliği sağlamanın tek yolu kitlelerin devrimci partiyi izlemesidir. Burjuvazi ile politik olarak bağlarını koparmak ve hatta onu mülksüzleştirmek, 1917’de bu olasılığı analiz ederken Lenin ile Troçki’nin işaret ettikleri gibi oportünist partinin küçük-burjuva veya bürokratik karakterini değiştirmez ve dolayısıyla ona karşı acımasız mücadelemiz de devam etmelidir.

Şimdi de tarihsel bir kategori olarak bu formüle neler olduğuna göz atalım. Rus Devrimi boyunca, Şubat’tan sonra Bolşevikler proletarya diktatörlüğüne doğru bir geçiş aşaması olarak, Menşeviklerden ve Sosyal-Devrimcilerden burjuvaziyle ilişkilerini sona erdirmelerini ve iktidarı almalarını talep etmekte ısrar etmişlerdir; işçilerin ve köylülerin hükümetinin kurulması için çağrıda bulunmuşlardır. Bolşevik liderler, burjuvazinin herhangi bir saldırısına karşı kendilerini sadece bu hükümeti savunmaya vermiştir. Fakat aynı zamanda Bolşevikler bu hükümete en ufak bir politik destek dahi sunmamıştır çünkü Menşevikleri ve Sosyal-Devrimcileri iktidardan temizlemek için ve kendilerinin, devrimci sürecin sürekli gelişiminin tek garantisi olarak, iktidarı almaları için Bolşevikler, bu Menşevik ve Sosyal-Devrimci liderlere karşı amansız bir mücadele vermeye devam etmeyi planlamışlardı. Rus oportünistleri, burjuvazi ile olan bağlantılarını koparmayı reddettiler ve bundan dolayı, Bolşevikler tarafından tahlil edilen olasılık gerçekleşmedi.

Troçki, bu Bolşevik politikayı Geçiş Programı’nda çok düşük olasılıklı bir varyant olarak dahi sürdürmüştür. Savaş, bozgun, mali iflas, kitlelerin devrimci saldırısı gibi gerçek anlamda zorlayıcı olan nesnel koşullar altında küçük-burjuva partiler, hatta Stalinist partiler de, burjuvaziden kopmaya ve iktidarı almaya zorlanabilirler; ve böylece yeni bir tip hükümet, burjuvaziyle olan ilişkinin koparılmasının ertesinde henüz onu mülksüzleştirmeksizin proletarya diktatörlüğü yönünde kısa bir fetret devri yaratırlar.

Troçki’ye göre çok düşük bir olasılık olan bu seçenek, son 35 yılda gerçekleşen yegâne seçenek olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki tüm muzaffer işçi devrimleri, bu tip bir işçi-köylü hükümetiyle gerçekleşmişlerdir. Mao’nun, Tito’nun, Enver Hoca’nın ve Ho Şi Minh’in Stalinist, küçük-burjuva ve bürokratik partileri ya da Fidel Kastro ve “Che” Guevara’nın ulusalcı demokrat partileri, burjuvazi ve emperyalizm ile politik olarak bağlantılarını koparan, iktidarı alan ve hatta burjuvaziyi mülksüzleştirmeye kadar ilerleyen, proletaryanın bürokratik bir diktatörlüğünü kuran partilerdir.

Proletaryanın gerçek diktatörlüğüne giden yolda kısa bir bölüm olabilecek bir geçiş aşamasının, burjuvaziyi mülksüzleştirmeden önceki ondan kopuş aşamasının, mevcudiyeti olasılığı hakkında iktidarın gaspına önderlik eden her parti için, ister reformist ister devrimci Troçkist bir parti olsun, geçerli olan bir genelleme yapabiliriz.

Ekim Devrimi’nde ilk aşama olarak gördüğümüz, henüz burjuvaziyi mülksüzleştirmemiş ama ondan politik olarak kopmuş olan bir hükümetin (Bolşeviklerle sol Sosyal-Devrimcilerin ittifak halindeki hükümetinin) mevcudiyetidir. Troçki, bu süreçte bir işçi-köylü hükümetinin var olduğuna ve ancak 1918’de bu hükümetin düşmesiyle beraber üretim araçlarının kamulaştırılmasından sonra Rusya’da bir proleter diktatörlüğünden bahsedebileceğimizi işaret etmiştir.

İşçi-köylü hükümeti, burjuvazinin mülksüzleştirilmiş olduğu proletarya diktatörlüğünden farklı bir hükümettir; bu hükümet, sınıf mücadelesinin bu kısa aşamasının, burjuvaziyle politik kopuştan onun mülksüzleştirilmesine veya burjuva bir hükümete doğru geri çekilişine kadar süren kısa ve bir hayli de çelişkili olan bir sürenin hükümetidir. Bu süre, kapitalist bir ekonomi zeminindeki anti-kapitalist bir işçi-köylü hükümetinin varlığıyla belirlenir. Bu durum, burjuvazinin mülksüzleştirilmesine dayanan ve işçilerin ekonomik temelinde olan fakat burjuvazininkine çok benzer bir hükümet aygıtına sahip olan geçişsel nitelikteki yozlaşmış işçi devletinin tam tersidir.

BS’nin GRN’ye (Nikaragua’nın Ulusal Yeniden İnşa Hükümeti) teslim olması, bizi, ‘işçi-köylü hükümeti’ sloganı hakkında ve bu slogana ilişkin izlememiz gereken politika konusunda dikkatlice düşünmeye sevk etmektedir.

Bir işçi-köylü hükümeti, hem oportünist bir parti tarafından hem de devrimci Troçkist bir parti tarafından yönetilebilir. Dolayısıyla, devrimci olanlar var olduğu kadar bürokratik olan işçi-köylü hükümetleri de mevcuttur. İki tür hükümet arasındaki bu net ayrım, Troçkizm için taban tabana zıt iki politikaya yol açar. Eğer programı doğrultusunda değil de nesnel koşullar dolayısıyla amaçlarının çok ötesine geçmiş ve burjuvaziden kopmaya zorlanmış olan reformist bir parti tarafından önderlik edilen bir işçi köylü hükümeti ile yüz yüzeysek, Troçkizm bu hükümete ve onu yöneten reformist partiye karşı amansız eleştirisine devam edecektir. Troçkizm, hükümete burjuvaziden kopması için çağrıda bulunsa ve hatta onu burjuvazinin her saldırısına karşı inatçı bir şekilde savunmaya karar vermiş dahi olsa hükümet için hiçbir politik sorumluluk kabul etmeyerek her türlü kafa karışıklığını engelleyecektir. Troçkizm, ortak bir düşmanın saldırısını göğüslerken o partiyle birleşik bir cephede harekete geçmesi gerçeğinden bağımsız olarak o partinin ve hükümetin ölümcül düşmanı olmaya devam edecektir.

TEZ 19
YENİ BÜROKRATİK İŞÇİ DEVLETLERİNİN DOĞUŞU

Yeni olgulardan bir tanesi olan bürokratik işçi devletleri olgusuna vurgu yapılmalıdır çünkü bu olgu gerçeğin yarattığı yeni bir teorik kategorinin ortaya çıkışını ifade etmektedir.

İlk dünya savaşı sonrası nasıl Marksizmin öngörmediği bir olgu olarak, ilk işçi devleti Sovyetler Birliği’nin (Troçki’yi dejenere bürokratik işçi devletinin özelliklerini tanımlamak için yeni bir Marksist teori formüle etmeye zorlayan) yozlaşmasını yarattı ise aynı şekilde bugün de İkinci Dünya Savaşı ertesi için yeni bürokratik işçi devletlerini ve onları oluşturan süreci açıklayıp tanımlamak zorundayız.

Teorik zorluk, ilk işçi devletinin karşı-devrimci zaferlerin bir ürünü olmasına rağmen bu yeni işçi devletlerinin en büyük devrimci yükselişin çağında ortaya çıkmış olmaları gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Biri karşı-devrimci ve diğeriyse devrimci olan bu iki farklı aşama, özdeş işçi devletlerine yol açmıştır, hepsi de bürokratik işçi devletleridir.

Tam da kendi zamanında dejenere işçi devleti kategorisinin yeni bir kategori olduğu gibi, burjuvazinin mülksüzleştirilmesine kadar ilerleyen şubat devrimlerinin de yeni bir kategori olduğunu hatırlamalıyız. Dejenere işçi devleti kategorisi kendi zamanında oldukça şaşırtıcıydı çünkü biz dünya karşı-devriminin ilerlemesinin işçi devletinin yıkımına yol açacağına inanıyorduk. Buna rağmen karşı-devrimin işçi devletinin mevcudiyetiyle bileşimi, işçi devletinin yıkımı ile sonuçlanmadı fakat had safhada çelişkisel bir kombinasyon yarattı. Hükümet aygıtı üzerindeki karşı-devrimci egemenlik ile işçi devletinin mevcudiyeti birleşti. Bir başka deyişle, karşı-devrim sosyal olarak değil sadece politik olarak gerçekleşti; karşı-devrim, işçi devletinin yıkımına kadar değil de ancak yozlaştırılmasına kadar ilerleyebildi. Bu durum, karşı-devrim ile işçi devletinin aşırı dengesizlikteki bir bileşimiydi; işçi devletinin gücünün bir sonucuydu.

Bugün ise devrimci yükseliş ile sandığımızdan çok daha güçlü oldukları ortaya çıkan karşı-devrimci aygıtların bir bileşimini yaşıyoruz. Devrimci yükselişin daha ilk aşamasında karşı-devrimci aygıtları ortadan kaldıracağına ve proletaryanın önderlik krizi aşılmadığı takdirde burjuvazinin mülksüzleştirilemeyeceğine, işçi devletlerinin ortaya çıkamayacağına inanıyorduk. Diğer bir deyişle, devrimci yükseliş bu aygıtları yok edecek ve burjuvaziyi mülksüzleştirecek olan devrimci partileri iktidara getirecekti. Fakat olaylar farklı gelişti. İlk dünya savaşı ertesinde işçi devletine yönelik karşı-devrimin bir ilerlemesi söz konusu olmuştu; ama bu ilerleme, her şeye rağmen işçi devletinin sınıf karakterini değiştirememişti. Şimdi de karşı-devrimci aygıtlar karşısında devrimin ilerlemesine şahit oluyoruz ancak bu ilerleme bu aygıtları yok edemez. Bu aygıtların doğası, işçi tabanı için alışılmadık ve tuhaftır ve dolayısıyla yükseliş bu aygıtları değiştiremez.

Ek olarak, açıkça uzlaşmaz olan ama istisnai ve geçici bir koşulda bir araya gelmiş olan bu iki kutbun kombinasyonu yüzünden bu birleşim, had safhada dengesiz bir olgu olan bürokratik bir işçi devletine yol açmıştır. Farklı bileşimler özdeş olgulara, bürokratik işçi devletlerine, yol açmıştır. Stalinist Sovyetler Birliği, karşı-devrimin en büyük ürünüdür oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi devletleri ise devrimci yükselişin sonucudur.

Tüm yeni bürokratik işçi devletlerinin kökeni budur. Konjonktür ve önderlik açısından üç farklı tipte süreç gerçekleşmiş de olsa özleri itibariyle bunların tümü aynıdır. Bunlardan biri, Yugoslavya hariç olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan süreçtir. Bu süreçte bu ülkelerin askeri işgali eşliğinde önderlik Kremlin’in elindeydi. Diğer bir süreç ise Yugoslavya’nın, Çin’in, Kore’nin ve Vietnam’daki süreçlerdir. Bu süreçlerde de önderlik Stalinistti ve Kremlin’e sıkıca bağlıydı lakin Kızıl Ordu’nun işgali ve de Kremlin’in doğrudan önderliği söz konusu değildi. Son örnek olarak Küba’da ise küçük-burjuva oportünist bir önderlik bulunmaktaydı. Tüm bu önderlikler küçük-burjuva önderliklerdi ve aralarındaki farklar sadece özgünlükleriydi çünkü tümü aynı politikaya, olası bir ekim devrimini boğmak ve burjuvaziyi mülksüzleştirmek zorunda kalmış olsalar bile ulusal demokratik bir devrimin çatısı altında kalmak politikasına sahiptiler.

Bir başka bakış açısından tarihsel olarak şubat devrimi ekim devriminin bir başlangıcıdır, giriş odasıdır. Şubat devrimine bakışımız hep bu yönde olmuştur. Bu yüzden Troçki’nin Ekim Devrimi analizinde 1905 ve 1917 şubat devrimleri Ekim Devrimi’ne bir giriş olarak alınmaktadır. Şubat devrimi, ekim devrimi aracılığıyla tanımlanmıştır. Sovyetler Birliği ve karşı-devrimle ilgili olarak Bolşevikler şöyle diyordu: ‘Ya devrimci işçi devleti gelişir ya da burjuva karşı-devrim muzaffer olur’. Şubat devrimi ve onun kökeni olan yükselişle ilgili olarak biz de benzer bir şey ifade ettik: Eğer şubat devrimi kendisini bir ekim devrimine dönüştürmezse burjuva karşı-devrim kaçınılmazdır. Fakat kapitalizmden sosyalizme geçişin karmaşıklığı, ne bir kutuptan ne de diğerinden olan melezler yaratmıştır.

Sovyetler Birliği’nde burjuva bir karşı-devrim gerçekleşmemiştir; bugüne kadar söz konusu olan bürokratik bir karşı-devrimdir.

Şubat devrimlerine ilişkin olarak da bunun aynısı gerçekleşmiştir: Hangi ülkede olursa olsun bu devrimler kendilerini ekim devrimlerine dönüştüremediler ama bu devrimlerin pek çoğunda burjuva karşı-devrimi de muzaffer olamamıştır. Tam tersine burjuvazi mülksüzleştirilmiştir. Sonuç Sovyetler Birliği’ndeki ile aynıdır, bürokratik birer işçi devleti olarak doğmuşlardır, bu devletler başlangıçtan itibaren bürokratiktir. Sonuç aynı olsa bile süreçler farklıdır. Sovyetler Birliği örneğinde devrimci bir işçi devleti karşı-devrim tarafından yozlaştırılmıştır. İkinci Dünya Savaşı ertesinde oluşan bürokratik işçi devletleri örneğinde ise olgu, karşı-devrimci önderliklerce yozlaştırılan bir şubat devrimidir veya da bu önderliklerce kürtaj edilen bir ekim devrimidir. Her kürtajda ceninin doğacak olan yaratığın bazı niteliklerine sahip olduğu gibi bu örnekte de cenin, ekim devriminin burjuvazinin mülksüzleştirilmesi gibi özelliklerine sahiptir ama tüm niteliklerine sahip değildir ve ayrıca da doğmamıştır. Sovyetler Birliği’nin ulusal olarak andığı gün hala Ekim Devrimi’nin yıldönümüyken, hiçbir şey tanımımızın doğruluğunu tüm yeni bürokratik işçi devletleri için ulusal anma günlerinin kendi doğuşlarının, kurtuluşlarının, kendi şubat devrimlerinin yıldönümü olduğu gerçeğinden daha iyi sergileyemez. Çin için ulusal anma günü Çan-Kay Şek’in düşüşüdür; Yugoslavya için nazizme karşı zaferin günüdür, Doğu Avrupa ülkeleri için de bu böyledir; Vietnam, Kore ve hatta Küba için de benzerleri söz konusudur. Bunlardan hiçbiri ulusal anma günlerinde burjuvazinin mülksüzleştirilmesini anmamaktadır.

Aynı olgulara yol açan birbirinden farklı süreçler bizi şaşırtmamalıdır. Aynı şey, işçi hareketinin herhangi bir örgütünde, örneğin kitlesel bir işçi partisinin veya bir sendikanın kuruluşunda da gerçekleşir. Bu kitle örgütleri, her daim işçi hareketinin büyük bir seferberliğinin doğrudan ya da dolaylı sonucudurlar ama buna rağmen bugün hepsi muhtelif süreçler sonucu bürokratikleşmiştir. Kimileri bu bürokratik durumlarına Üçüncü Enternasyonal ve komünist partiler örneğinde görüldüğü gibi devrimci bir geçmişin ertesinde ulaşmış olabilirler. Diğer yandan, bazıları da hiçbir zaman için devrimci olmadan, işçi hareketinin büyük kazanımlar elde etmiş olan büyük bir mücadelesi, bir büyük yükselişi ile onu yönetmiş olan bürokratik önderliğin bir bileşkesinin ürünü olarak kuruluşundan bu yana bürokratik olabilirler. Bu türdeki bir sendika, kitle hareketinin büyük kazanımları ve büyük zaferlerine rağmen bürokratikliğine asla son vermemiştir. Bunun sebebi, kitle hareketinin bu zaferleri bu bürokratik aygıtlardan bağımsızlaşarak değil onların dar ceketlerinin iki yakasına arasına sıkışmışken elde etmiş olmasıdır.

TEZ 20
BÜROKRATİK İŞÇİ DEVLETLERİ: KÜBA ÖRNEĞİ

Büyük emperyalist merkezlerin çevresindeki ülkelerde ortaya çıkmış olan bürokratik işçi devletleri, dünya çapındaki şu dört olgunun istisnai bir ulusal bileşiminin sonucudur: emperyalizmin keskin krizi, muazzam bir devrimci yükseliş, küçük-burjuva bürokratik aygıtların inanılmaz gücü ve Enternasyonalimizin güçsüzlüğü.

Oportünist küçük-burjuva önderlikler tarafından yürütülen gerilla savaşı, ilk olarak şubat devriminin zaferiyle sonuçlanmış ve bunun ertesinde ise burjuvaziyi mülksüzleştirmeyi ve ülkeyi bürokratik bir işçi devletine dönüştüren bir işçi-köylü hükümetini yaratmıştır. Oportünist gerilla ordusu içerisinde gelecekteki bürokratik işçi devletinin tüm koşulları bulunmaktadır. Kitle hareketi, bürokrasinin askeri disiplini altındadır. Burjuvazinin mülksüzleştirilmesi, bürokratik hareketi sadece bir işçi devletine dönüştürecektir fakat bu hareketin asıl karakterini değiştirmeyecektir. Tam tersine, yeni işçi devletine kendi tipik özellikleriyle birlikte damgasını vuran bürokratik gerilla hareketinin ta kendisidir. Bu devrimler, küçük-burjuva önderliklerden dolayı, kitlelerin seferberliğin gelişimini olanaklı kılacak olan kendi demokratik devrimci örgütlerini kurmasından haricen gerçekleşmiştir.

Bu anlamda Küba da bir istisna olmamıştır. Tüm yeni işçi devletleri gibi, Küba da iliklerine kadar bürokratik olan bir ordunun, ‘26 Temmuz Hareketi’nin ürünüdür. Fidel Kastro’nun Stalinist olmaması, Kastro’nun ordusunun kitle hareketini askeri ve politik denetim altına alan ve kitle hareketinin bağımsız demokratik örgütü için veya herhangi devrimci bir inisiyatif için hiç alan bırakmayan karakterini değiştirmemektedir.

Ordunun bu karakteri, Stalinist partilerin denetimindeki işçi devletlerinde olduğu gibi Küba’nın da başlangıçtan itibaren bürokratik bir işçi devleti olmasını sağlamıştır.

Tabii ki bu önderliklerin aralarında geçici ve özel farklar yoktur denemez. Aralarındaki farklar, Kastrocu hareketin baştan itibaren küçük-burjuva, ulusalcı, anti-emperyalist ve demokratik olduğu gerçeğinde saklıdır. İşte bu sebepten, Latin Amerika’da kitle desteğinden yoksun bir gerilla fokosu eşliğindeki ulusalcı ve demokratik hareketi, küçük-burjuva metotlarla da olsa destekleme eğilimindedir. Küba ta en başlardan beri, ordusu aracılığıyla işçilerin üzerinde bürokratik olarak egemen olan bir küçük-burjuva akımın yönettiği bir işçi devletidir.

Küba ekonomisine ilişkin Guevaracı volontarizm ancak Mao’nunkiyle ve Üçüncü Dönem’in Stalinist volontarizmiyle karşılaştırılabilir: tipik bir küçük-burjuva volontarizm. Guevaracılığın “yeni insan” kavramı, işçi sınıfına, onun mücadelesine ve inisiyatiflerine inanmayan tipik bir küçük-burjuva hümanist ifadedir.

Kastrocu partinin muzaffer bir işçi devrimi yönetmiş olduğu ve bunu yaparken de Stalinist olmadığı gerçeği, bu partinin küçük-burjuva sınıf karakterini değiştirmemektedir. Kastrocu partinin daha sonraları herhangi bir patlama veya nitelik bir sıçrama olmaksızın kendi kendisini neden Stalinist bir parti haline dönüştürebildiğini açıklayan gerçek, Küba önderliğinin tam da bu sınıfsal karakteridir: Küba önderliği, sınıfsal karakteri itibariyle zaten dünya Stalinizmi ile bütünleşmiş bir haldeydi.

Kübalı önderliğin devrimci olduğunu savunanlar ve aynı şekilde bu önderliğin bir zamanlar devrimciyken şimdi bürokratik olduğunu ve bizim bu dönüşümün ne zaman gerçekleştiğini bulmamız gerektiğini savunanlar, hem metodumuzu hem de gerçeğe dair tahlilimizi ihlal etmektedirler. Kübalı önderlik, kitle hareketini yöneten tüm küçük-burjuva akımlara olduğu gibi hiçbir büyük patlama olmaksızın ve aynı küçük-burjuva karakteri sürdürerek kendisini milliyetçi devrimcilikten doğrudan bürokratik bir hale dönüştürmüş olan ve her zaman için küçük-burjuva olmuş olan bir önderliktir.

Bürokrasi ve işçi aristokrasisi tarafından ulusal gelişmeye doğru yönlendirilen ekonomik gelişme, deforme işçi devletlerinin ekonomisinde sürekli bir krize yol açmaktadır ve bu devletleri burjuva karşı-devrimin merhametine terk etmektedir. Ulusal ekonomik gelişme, bağımsızlık anlamına gelmez. Tam tersine bu devletler dünya emperyalizmine daha ve daha fazla bağlanmaktadırlar. Bir başka deyişle, gezegen çapındaki ekonomik tabloda emperyalizm egemen olmaya devam ettiği sürece işçi devletleri de buna tabi olacaklardır ve her ne kadar aykırı bir parçası da olsalar dünya ekonomisiyle kapitalist dünyanın bir parçası olacaklardır.

Bugün deforme veya bürokratik işçi devletlerinin ekonomik durumunun dünya kapitalist ekonomisinin gelişimine sıkıca bağlı olduğu bizce çok açıktır. Eğer işçi devletlerinin değişik aşamalarına göz atarsak, farklı emperyalist ülkelerin bir otarşi aşamasına girdiği zaman Sovyetler Birliği’nin de otarşik bir gelişmeye sahip olduğunu görüyoruz. Daha sonra, dünya kapitalist ve emperyalist ekonomisi tekrardan inşa edildiğinde işçi devletlerinin ekonomisinin de paralel bir yeniden inşasını görüyoruz. Karşı konulmaz bir kapitalist gelişme sürecinin ve ileri ülkelerdeki aşırı sermaye birikiminin ilerlemesiyle beraber işçi devletlerinin ekonomileri ve dünya kapitalist ekonomisi arasında gün geçtikçe sıkılaşan bağlar gelişmektedir. 1974’ten sonra en ileri kapitalist ülkelerde büyüyen bir kriz ortaya çıktığında bu olgu işçi devletlerinin ekonomilerinde de yansımasını bulmuştur; ve işçi devletleri, kendi ekonomilerinin toparlanma ve dünya kapitalizminin karşı konulmaz gelişmesinde bir parça olma aşamasını arkalarında bırakarak artan bir ekonomik krizin içine girmektedirler.

Devrimci politika ve bürokratik politika, işçi devletleri için birbirine cepheden zıt olan iki ekonomik yöneliş doğurmuştur ve bu böyle olmaya da devam edecektir. Bürokratik yöneliş, emperyalizme gün be gün daha fazla tabi olan bir ekonomidir; gelişmenin her aşaması, kendi ekonomisinde artan keskinlikteki krizler ve çelişkiler yaratmakta ve bu politika ekonomiyi sürekli bir kriz içine ve emekçiler açısından da artan bir sefalet durumuna sürüklemektedir. Dolayısıyla, bu ekonominin işlemesi için demirden bir çıkmaza geliyoruz: ya kendisini dünya kapitalist pazarıyla ve üretimiyle birleştirmelidir ya da politik devrim ilerler ve bu sayede işçi hareketi, kendi planlarını demokratik bir şekilde dünya devriminin gelişmesine uyarlayabilir.

Bürokrasinin politikası olan tek ülkede sosyalizmin inşası, sonuç olarak işçi devletlerinin ekonomisinde sürekli bir krize, keskin çelişkilere ve burjuva karşı-devrimi olasılığı sorununa yol açmaktadır. Bunun tam karşıtı ise Lenin ve Troçki’nin devrimci politikasıdır: genişleyen bir sosyalist ekonomiye sahip olmanın tek garantisi olarak dünya devrimini yaymak. Ancak devrimi geliştirme politikası, işçi devletlerinin ekonomilerinin problemlerini çözebilir ve bu ekonominin, dünya sosyalist devriminin zaferlerine tabi olması gereken gelişiminde bir denge sağlayabilir.

TEZ 21
PROLETARYANIN DEVRİMCİ DİKTATÖRLÜKLERİ VE BÜROKRATİK DİKTATÖRLÜKLERİ

Troçkizmin içindeki bazı revizyonist akımlar Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki ve diğer işçi devletlerindeki egemen partilerin bürokratik ve karşı-devrimci karakterini göz önüne alarak bu ülkelerde proletarya diktatörlüğünün mevcut olmadığını savunuyorlar.

Sınıf diktatörlüğünün farklı politik ifadeleri ve aynı sınıfın çeşitli kesimlerinin de farklı ifadeleri vardır. Burjuva bir rejimde ister askeri bir hükümet ister parlamenter bir hükümet isterse de bir feodal toprak sahipleri hükümeti mevcut olsun burjuvazinin diktatörlüğü vardır. Troçki Sovyetler Birliği’ni yozlaşmış bir işçi devleti olarak tanımlarken onun hakkında da benzer bir analiz yapmıştır.

Bürokratik olsun olmasın her işçi devleti burjuvazinin mülksüzleştirilmişliği devam ettiği sürece sosyal açıdan işçi sınıfı diktatörlüğüdür; bir bürokrasi aracılığıyla çarpıtılmış şekilde ifade edilse dahi, işçi sınıfı demokrasiden nasibini zerre kadar almasa dahi bu diktatörlük sosyo-ekonomik bir olgu olarak proleter bir diktatörlüktür.

Bu durum nihai olarak devrimin çağımızdaki karakteri ile ilişkilidir. Ortada sadece iki kutup vardır: işçi devrimi ve burjuva emperyalist karşı-devrim. Tüm çağdaş olgular bu gerçek tarafından belirlenmiştir. Üçüncü bir varyant daha bulunmamaktadır: Bugün dünyanın bütün ülkelerinde çeşitli tipteki burjuva diktatörlükleri veya neticede bürokratik olan işçi diktatörlükleri bulunmaktadır. Küçük-burjuva bir diktatörlüğün var olması imkânsızdır çünkü egemen bir küçük-burjuva ekonomisi veya egemen küçük-burjuva üretim ilişkileri mevcut değildir. İşte bu sebepten diktatörlük ona hâkim olan sınıfla tanımlanmak zorundadır.

Sovyetler Birliği’nde veya diğer bürokratik diktatörlüklerin herhangi birinde proletarya diktatörlüğü yoktur demek bu ülkelerde burjuva diktatörlüğü vardır demek anlamına gelir. Şunu kesinlikle ifade ediyoruz ki bürokrasi küçük-burjuva bir tabakadır ve emperyalizmin ajanıdır fakat işçi devletinin çatısı altındadır. Bürokratik devletlerdeki mevcut diktatörlüklerin işçi diktatörlüğü niteliğini reddetmek yanılsamasına kapılmıyoruz. Sovyetler Birliği’nde burjuva bir diktatörlüğe sahip olabilecek olan bir burjuvazi yoktur. Diktatörlük pek çok farklı biçimler altında dahi her şeye rağmen ekonomik olarak egemen olan sınıfça sürdürülmektedir; ve bürokratik diktatörlüklerde sosyo-ekonomik anlamda egemen olan sınıf da proletaryadır.

Bu durumun sosyal izahından başka ulusal ve uluslararası seviyede sınıf mücadelesine bağlı olan politik bir izahı da bulunmaktadır. Egemen bürokrasinin işçi ve kitle hareketinin seferber olmasını engellemek olan amacı, “kendi” ulusal devletini güçlendirmek, “kendi” ülkesinde “sosyalizmi” inşa etmek ve emperyalizmle barış içinde bir arada var olmayı sürdürmek yönündeki programının temel bir kısmıdır. Bu halis gerici amaçlarına ulaşmak için bürokrasi seferberlikleri ezmelidir. Daha net konuşalım: “Kendi” ulusal devletini güçlendirmek gerici bir amaçtır dediğimizde tabii ki çok ilerici bir amaç olarak devletin savunusunu, dünya sosyalist devriminin ikincil bir parçası olarak güçlendirilmesini kastetmiyoruz.

Bürokrasinin seferberlik düşmanı bu politikası emperyalist karşı-devrimin ülke üzerindeki basıncını güçlendirmekte ve bu durum da karşı-devrimle kitle hareketi arasında keskin bir çelişkiye sebep olmaktadır. Dolayısıyla hükümet aygıtı üzerindeki bürokrasinin egemenliği işçi hareketi üzerinde tam bir kontrolden ve emperyalist karşı-devrimin güçlenmiş baskısına karşı direnişten oluşan totaliter bir rejim eşliğinde karşı-devrimci Bonapartist bir hükümet biçimini almaktadır. Bu hükümet Bonapartist bir hükümettir çünkü her totaliter Bonapartist hükümetin yaptığı gibi sürdürülemez çelişkiler arasında bir hakem rolü oynamaya çalışmaktadır. Nihayetinde bürokratik hükümet Bonapartist karakteri itibariyle bir hakemdir fakat aynı zamanda da emperyalist basıncın işçi devleti üzerindeki aktarım kayışıdır. Kremlin’in varlığı ve gücü, bürokratik işçi devletleri üzerinde emperyalizmle beraber karşı-devrimci güçlerden bir paralel kenar oluşturması sebebiyle tüm mevcut işçi devletlerinin hükümetlerinin Bonapartist karakterini daha da kuvvetlendirmektedir.

Elbette ki tüm bu politik sürecin bir sosyal zemini bulunmaktadır. Bu Bonapartist hükümet egemen komünist partiler gibi bürokrasinin, işçi ve halk aristokrasisinin ayrıcalıklı çıkarlarını yansıtmaktadır. Küçük-burjuva karakteri sayesinde kendi Bonapartist salınım rolünü oynayabilmektedir. Bu politik olgular Bonapartist bürokratik proleter diktatörlükleri oluşturmak üzere diktatörlüğün sosyal karakteri ile birleşmektedir. Bu diktatörlükler karşı-devrimci bürokratik partilerin diktatörlükleridir.

Proletaryanın Ekim Devrimi’nden doğan ve Lenin ile Troçki’nin zamanındaki diktatörlük örneğindeki gibi devrimci diktatörlükleri hem politik açıdan hem de dayandıkları sosyal kesim açısından bürokratik işçi diktatörlüklerinin tam tersidirler. Her şeyden önce proletaryanın devrimci diktatörlükleri Bonapartizm üzerinde değil devrimci bir demokrasi üzerinde kuruludur. Bu diktatörlüklerin örgütleri, devrimci ve demokratik sovyetlerdir veya çeşitli diğer devrimci kitle örgütleridir. Bu diktatörlükler sanayi proletaryasının hegemonyası yanında işçi ve halk tabanının ifadesidirler. Ayrıca belirleyici olan gerçek şudur: Proletaryanın devrimci diktatörlükleri ana amacı sosyalist devrimi sınırları içinde ve dışında geliştirmek, sürekli bir seferberliğe ulaşmak, sosyalist devletler federasyonunu geliştirmek için ulusal sınırları yıkmak ve devrimi tüm dünyaya yaymak olan devrimci partiler tarafından yönetilirler. Özetlersek, devrimci diktatörlük geçmişte Bolşevik bir parti tarafından yönetilmiştir ve proletaryanın bir sonraki devrimci diktatörlüğü de Bolşevizmin bayrağı için savaşan yegâne parti tarafından yönetilecektir: Troçkist bir parti.

TEZ 22
İŞÇİ DEVLETLERİ ARASINDAKİ SAVAŞLAR VE İŞGALLER

Son on yıllarda mevcut proleter diktatörlüklerini ilgilendiren en şaşırtıcı gerçeklerden birisi, bir işçi devletinin bir diğeri tarafından işgal edilmesi olmuştur: Sovyetler Birliği’nin 50’lerde Macaristan’ı ve 60’larda da Çekoslovakya’yı işgali, 70’lerin sonunda Vietnam’ın Çin tarafından işgali (ve bunun öncesinde ise Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali). Maalesef, bu durum çağın bir gerçeğidir ve çok muhtemelen de yine gerçekleşecektir.

İşçi devletleri arasındaki bu muhtemel savaşlar ve işgaller, proletaryanın gelecekteki devrimci diktatörlüklerinin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanacaktır. Şimdiye kadar, Sovyetler Birliği tarafından iki işçi devletinin işgal edilmesine şahit olduk: politik devrim başlangıcının ve çeşitli tipteki konsey veya sovyetlerin embriyonik düzeyde ortaya çıkışının bir sonucu olarak, Sovyet bürokratik kastındaki bu devletlerin devrimci bir işçi devletine dönüşebileceği korkusunun neden olduğu iki işgal. Bize göre ayrıcalıklı bir kast olarak kendilerinin tasfiyesini haber veren proletaryanın devrimci diktatörlüklerinin ortaya çıkışını gördüklerinde bu işçi bürokrasileri umutsuz bir halet-i ruhiye alacaklardır.

Kamboçya devletinin sınıf karakteri konusundaki tartışmayı bir kenara bıraksak da zaten Vietnam’ın Çin tarafından işgali, yeni bir gerçeğe dair bir sorun yaratmıştır: ikisi de devrimci bir diktatörlük tarafından yönetilmeyen iki işçi devleti arasında yaşanan bir savaş. Diğer yandan iki süper-bürokratik işçi devleti, Sovyetler Birliği ve Çin, arasındaki savaş olasılığı da ıskartaya çıkartılmamalıdır.

Bürokratik işçi devletleri arasındaki ya da bürokratik bir işçi devletiyle devrimci bir işçi devleti arasındaki savaşlar veya işgallere dair bu ciddi teorik ve politik problem, büyük bir öneme sahiptir ve farklı durumlar karşısında Marksist bir eylem çizgisi tayin etmemiz için bizi uyarmaktadır.

Bu olasılığın bir varyantı, bu bürokratik diktatör benzeri hükümetlere karşı ezilen halkların kaçınılmaz silahlı ayaklanmasıdır; biz bu ayaklanmayı koşulsuz olarak desteklemeliyiz.

Eğer savaş veya işgal, iki dev işçi devletinden biri tarafından daha küçük bir işçi devletine karşı (Vietnam’a karşı Çin’in durumunda olduğu gibi) yürütülüyorsa bu durumun ilkesel olarak küçük proleter milletin kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bir mücadele olduğunu ve böyle bir savaşın büyük işçi milletin küçük olana karşı milliyetçi türden bir hegemonya hevesinden kaynaklandığını düşünürüz. Böyle bir durumda Büyük-Rus ve Büyük-Çin şovenizmine karşı daha küçük olan işçi devletinin kendi kaderini tayin hakkı için savaşmamızın zorunlu olduğuna inanıyoruz.

Diğer yandan bir de iki benzer güçteki işçi devleti, örneğin Kamboçya ve Vietnam (ikisinin de bir işçi devleti olduğu varsayımı altında), arasındaki bir savaş durumunu düşünelim. Genel politikamız, tüm işçi devletleri arasında kardeşliğin vurgusu ve uyuşmazlığın barışçı ve demokratik bir çözüm bulunarak sona erdirilmesi olacaktır. Bu politik duruşa mevcut tüm işçi cumhuriyetlerinin demokratik bir federasyonu yönündeki sürekli bir kampanya da eşlik etmelidir.

Her şeye rağmen bu yöneliş propagandist benzeri bir yöneliştir ve savaş veya askeri çatışma gibi somut bir durumda biz kendimizi sadece bu yönelişle sınırlayamayız. Devletlerden birinin diğeri üzerinde hegemonya kurma amacının olup olmadığını dikkatlice incelemeliyiz ve ilkesel olarak bizim politikamız, saldırıya uğrayan işçi devletini savunmak ve saldırıyı başlatma sorumluluğunu taşıyan işçi devletine karşı çıkmak olmalıdır.

Eğer savaş, bürokratik bir işçi devleti ile devrimci bir işçi devleti arasındaki bir savaş ise biz, Troçkistler olarak, savaşı kimin başlattığından bağımsız olarak koşulsuz olarak devrimci işçi devletini desteklemeliyiz.

TEZ 23
POLİTİK DEVRİM

Yozlaşmış bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği için Troçki tarafından savunulan ve Geçiş Programı’nda da sınırlı bir öneme sahip olan politik devrim, kapsadığı alanının yayılması ve niteliği itibariyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirleyici bir önem kazanmıştır. Günümüzde politik devrimin gerekliliği artık sadece Sovyetler Birliği’yle sınırlı değildir, gezegenin en kalabalık ülkesi olan Çin’i de kapsayan bir şekilde bu zorunluluk insanlığın üçte birine yayılmıştır.

Politik devrim, onu gerçekleştirebilecek yegâne örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in belki de en acil ve en önemli özel görevi haline gelmiş olabilir. Aslında süreç egemen bürokrasilere karşı devrimci mücadeleden çok daha geniştir. Bu süreç, dünya proletaryasının önderlik krizinin tüm ülkelerde aşılmasının bir parçasıdır. Her şeyden önce, kitle hareketinin karşı-devrimci aygıtlarının en büyük destek zemini Sovyetler Birliği ve Stalinizmin ta kendisidir. Dolayısıyla şöyle bir mantık yürütülebilir: Bürokrasiyi yalnız Sovyetler Birliği’nde devirebilirsek dahi bu durum bütün dünyada kitle hareketinin tüm bürokratik aygıtlarında ölümcül bir felaket başlatacaktır. Fakat dünya proletaryasının önderlik krizinin aşılması için politik devrim sadece bu anlamda belirleyici değildir. Bize somut ve bütünlüklü bir görev verdiğinden dolayı politik devrimin anlamı daha geniştir: sosyal-demokrasi ve batılı ülkelerin sendika bürokrasileri gibi Stalinist olmayan, bir ülkeyi yönetmeyen ve hatta Stalinizmle ilişkisi dahi olmayan ulusal bürokratik aygıtlara karşı mücadele. Bu bürokrasiler, her ne kadar hareket çapları sınırlı da olsa, ülkeler üzerinde değil ama başta sendikalar olmak üzere ulusal türden işçi hareketi örgütleri gibi sadece çeşitli kesimler üzerinde egemen dahi olsalar Stalinizm kadar totaliterdirler. Her ne kadar Sovyetler Birliği bürokrasisinden çok daha düşük bir seviyede de olsa, bu kesimler de her türden ayrıcalığa sahiptir. Bu aygıtların gücünü tahrip etmek ve kitleleri onların denetiminden çıkarmak için verilecek mücadele pek çok açıdan Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasiye karşı gündemde olan mücadeleye benzer olacaktır: Devrimci metotlar gerekecektir ve fiziksel mücadele de olacaktır.

Sorun şudur: Politik devrim, gerçek bir devrimdir çünkü bu devrim farklı sınıflar arasında olmasa da farklı sosyal kesimler arasındaki korkunç ve ölümcül bir mücadeleyi yansıtmaktadır. Politik devrim, işçi aristokrasisine ve bu aristokrasinin görevlileri olan bürokrasilere karşı işçi ve halk tabanının devrimidir. Politik bir devrimdir çünkü işçi sınıfının bir kesiminin diğer bir kesimine veya o kesimin memurlarına karşı şiddetli bir mücadelesidir; ve biz bu devrimin gerçek bir devrim olduğunu söylüyoruz çünkü bu devrimin karşısındaki kesim kendi ayrıcalıklarını ölesiye savunacağından, onu kendi örgütlerinin yönetiminden temizleyebilmek için işçi hareketi kitlesel bir şekilde kendisini seferber etmek zorundadır.

Bürokratik işçi devletlerindeki bürokrasinin ve işçi aristokrasisinin totaliter rejim aracılığıyla iktidarlarını sürdürmek ve kendi ayrıcalıklarını arttırmak için proletaryanın bilinçliliğinde yarattığı gerileme, proletaryanın önderliğinin totaliter rejimden dolayı olgunlaşmamışlığıyla beraber ele alındığında diyebiliriz ki politik devrimin gerçekleşmesi için şubat ve ekim devrimlerine kabaca benzer iki devrimci aşamadan geçmesi zorunlu gibi görünmektedir. Deneyimlerin bugüne kadar göstermiş olduğu budur. Macaristan ve Çekoslovakya’yı göz önüne aldığımızda politik devrimin genel anlamda demokrasinin fethi için tüm hoşnutsuz kesimleri bir araya getiren bir işçi ve halk hareketi olarak başladığını görmekteyiz. Bu hareket, demokrasi için bir işçi ve halk hareketi olacaktır: Hepsi beraberce bürokrasinin Bonapartist ve totaliter hükümetine karşı olacaktır. Bu sebepten, totaliter bürokrasiyi yıkmak için emperyalizmle iş birliği yapma sorununda daha çok belirsiz düşüncelere sahip olan küçük-burjuva akımlar ortaya çıkacaktır. Bu ilk anti-bürokratik şubat devriminin karakteristik özelliği, bu devrime önderlik edecek herhangi bir Troçkist partinin mevcut olmayacak olmasıdır çünkü böyle bir partinin inşası ve olgunlaşması için yeterli zaman olmayacaktır.

Bu sebepten politik devrimin sadece tek bir devrim halinde gerçekleşebilirliği bize daha olanaksız görünmektedir. Biz, politik devrimin ilk olarak genel anlamda demokrasiye giden yolu açacak olan bir şubat devrimiyle başlayacağını düşünüyoruz; bu süreçte işçi iktidarının organları, muhakkak ki sovyetler veya fabrika komiteleri ortaya çıkacaktır; ve proletaryanın devrimci diktatörlüğünü zor yoluyla uygulayacak gerçek politik devrim olan ekim devrimini gerçekleştirebilecek tek parti olan Troçkist parti tüm bu süreç boyunca kendini güçlendirecektir. Bu Troçkist parti, tüm küçük-burjuva restorasyoncu akımlara karşı savaşacaktır. Bu akımlar, emperyalizmle sıkı ilişkiler kurabilmek için, serbest ticareti ve emperyalizmin hizmetindeki diğer pek çok sloganı savunarak ve bizi kapitalizme doğru geri sürüklemeye çalışarak, eminiz ki emperyalizmin ve kriz halindeki bürokrasinin çoğunluk kesimlerini bir araya getirmiş olacaktır. Bu küçük-burjuva akımlar, politik devrimin şubat ile ekim aşamaları arasındaki fetret dönemi boyunca proletaryanın diktatörlüğünün kurulmasına inatla karşı çıkacaklardır. Bu akımların görünürde demokratik savları olabilir: Her fabrika kendi işçilerinin kontrolü altında olmalıdır ve kooperatife veya benzer bir yapıya dönüştürülmelidir vb. Onların burjuva demokrasisi önerisiyle birleşmiş bir biçimde bu savlar, demagojik olarak ülke içinde ve dışında piyasa kurallarına dönmelerini olanaklı kılar. İşçiler hakkında yapılan konuşmaların demagojik cilasına rağmen bu soyut sözde-demokratik amaç arkasında kapitalist restorasyon politikasının eldiveni saklı olacaktır. Troçkizmin ekim devrimi, muhtemelen bu restorasyoncu cepheye karşı gerçekleşecektir.

Teorik olarak politik devrimin uzun vadedeki diğer varyantlarını ıskartaya çıkartmamalıyız. Hem kapitalist ülkelerde hem de bürokratikleşmiş işçi devletlerinde Troçkizm kendisini güçlendirdikçe proletaryanın sadece tek bir devrim, bir Troçkist kitle partisi tarafından önderlik edilen bir ekim devrimi gerçekleştirmesi belirgin bir olasılık haline gelebilir. Proletarya bu sayede bir şubat devriminin yükünden de kurtulabilecektir. Fakat politik devrim, her nasıl olursa olsun şiddetli bir devrim olacaktır.

TEZ 24
İŞÇİ DEVLETLERİ FEDERASYONU

İşçi devletleri bürokratik yönetimden dolayı kendi varlıklarını tarihsel olarak tehdit eden iki büyük problemle karşı karşıya durumdalar: sürekli bir ekonomik kriz ve tüm işçi devletleri arasında büyüyen bir rekabet. Bu durum bürokratik yönetimin doğrudan bir sonucudur; bürokratik yönetim uluslararası sınıf dayanışması ölçütü yerine ekonomik ilişkiler için ve kendi ulusal devletini diğer işçi devletlerine karşı rekabetçi savunusu için küçük-burjuva bir ölçüt dayatmaktadır. Ekonomik kriz ve büyüyen rekabet sebebiyle bütün işçi devletlerinin emperyalizm karşısındaki yekpare cephesi kesinkes çatlamıştır ve bu da emperyalizm tarafından tamamıyla sömürülen bir manevra boşluğu açmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı ertesindeki süreçte dünya proletaryasının en büyük kazanımları olan işçi devletlerinin mevcudiyeti üzerindeki tarihsel tehdidin sorumlusu bu gerçeklerdir. Bu tehdit acil bir tehlike değildir çünkü emperyalizmin kendi krizi düşmanlarının krizini son haddine kadar kullanmasında emperyalizmi engellemektedir.

İşçi devletlerinin savunulması ve geliştirilmesi bizim için temel bir görev olmaya devam etmektedir. İşçi devletlerinin bu krizinden ve aralarındaki artan rekabetten hazzetmek şöyle dursun bundan tamamıyla kaygı duyuyor ve bürokrasiyi de bu durumun tek suçlusu olarak görüyoruz. İşçi devletlerinin küçük düşürülmesinin ve aralarındaki bu rekabetlerin baş sorumlusu Kremlin bürokrasisidir. Diğer ulusal Stalinist bürokrasilerle beraber her ulusal devletin bağımsızlığının korunmasında ısrar eden Kremlin bürokrasisidir. İşçi devletleri arasındaki hudutlar, az gelişmiş işçi devletlerini ticaret aracılığıyla ekonomik olarak sömürmek için kapitalist dünya pazarını kullandığından dolayı Kremlin bürokrasisi için bir daha fazla zenginleşme kaynağıdır. Diğer işçi devletlerine petrolü neredeyse dünya pazarı fiyatlarında satan gene Kremlin bürokrasisidir. En gelişmiş işçi devleti olan Sovyetler Birliği, az gelişmiş olan işçi devletlerini sömürmek için emeğin dünya çapındaki işbölümünü ve dünya pazarını kullanmaktadır.

İşin boyutu sırf bu da değildir. Sovyet bürokrasisi şimdi de Çin’le artan bir rekabet yaratmıştır ve Çin bürokrasisinin ABD emperyalizmine teslim olmasının kaldırım taşlarını döşemektedir. Ayrıca diğer bir işçi devletine yönelik karşı-devrimci niteliği en üst safhada olan iki silahlı müdahaleyi de Sovyet bürokrasisi gerçekleştirmiştir: 1956’da Macaristan’ın ve 1968’de Çekoslovakya’nın işgalleri. Bir işçi devletinin bir diğerine yönelik böylesi askeri saldırıları Vietnam’a yönelik Çin müdahalesi örneğinde olduğu üzere devam etmektedir, silah üretimini arttırması ve dünya emperyalist kumarının bir parçası haline gelmesi sayesinde bu saldırılar işçi devletlerinin genel krizini daha da kötüleştirmektedir.

Bu ekonomik krize, artan rekabetlere, silahlı saldırılara veya silahlı saldırı tehditlerine ve işçi devletleri arasındaki savaşlara karşı net bir geçiş sloganı yükseltmeliyiz: Mevcut işçi devletleri arasında derhal demokratik bir federasyon kurulmalıdır.

Bu slogan tüm işçi devletlerinin kendi aralarındaki artan rekabeti ve savaş tehlikesini yok ederek tek bir birleşik cephede emperyalizme karşı politik birliğini işaret etmektedir. Ayrıca insanlığın üçte birinin ekonomisinin birleşmesi ve planlanması sayesinde işçi devletlerinin mevcut ekonomik krizinin aşılmasının da yolunu göstermektedir. Bu büyük problemlerin aşılmasını sağlayabilecek olan tek slogan budur. Hiç şüphesiz bu slogan Çin’in Vietnam’ı işgalinden beri daha fazla bir öneme kavuşmuştur ki programımızın ve Enternasyonalimizin de en belirgin sloganlarından biri olmalıdır. Sürekli bir kampanyanın eşlik etmesi gereken bu slogan dünya proletaryasının ve işçi devletlerinin en acil ihtiyaçlarını gidermeyi amaçlamaktadır. Sloganın savunmacı bir amacı vardır. Bu slogan aracılığıyla günümüzde işçi devletlerinin yüz yüze olduğu en büyük problemlere devrimci bir yanıt verebilen tek örgüt Dördüncü Enternasyonal’dir. Bu slogan üretici güçlerin gelişimindeki geri kalmışlığın ve ekonomik krizin üstesinden gelmeyi ve her şeyden öte emperyalizme ölümcül bir darbe indirmeyi amaçlamaktadır. Bu slogan ayrıca emperyalizmin karşısına demirden bir birlik içinde çıkarak onun işçi devletleri arasındaki farklardan yararlanıp manevralar yapmasını engellemek için yararlıdır. Aynı zamanda, ulusal sınırlar kaldırılacağı ve federasyon şeklinde örgütlenmiş tek bir devlet olacağından bir işçi devletinin bir diğeri ile karşı karşıya gelmesini de engelleyecektir, işçi devleti ekonomilerinin yekpare bir ekonomiye dönüştürülmesinden dolayı bir işçi devletinin diğerleri üzerinde ticaret aracılığıyla baskı kurması da ortadan kaldırılacaktır.

Avrupa sosyalist sovyet cumhuriyetleri federasyonu sloganıyla çok yakından ilişkili olan mevcut işçi devletlerinin federasyonu sloganı ancak bir politik devrim aracılığıyla gerçekleştirilebilir çünkü mevcut bürokratik hükümetler bu federasyonu kurmak için ne kendi sınırlarını tasfiye etmeyi ne de gümrüklerini lağvetmeyi asla kabul etmeyecektir, şayet bunu yaparlarsa kendi ulusal devletleri içerisindeki ayrıcalıklarının ve küçük-burjuva bağımsızlıklarının temel kaynağını kaybederler. Her bürokrasi kendi ülkesini ve kendi sınırlarını savunur. Bürokrasi bizim “işçi devletleri federasyonu” sloganımıza şöyle cevap verecektir: ‘Kim hükümet olacaktır? Bu hükümetin bizim olduğundan nasıl emin olacağız?’. İşte tam da bu noktadan bu federasyonu kurmanın tek yolu olan politik devrim için Troçkist öneri doğmaktadır çünkü işçi devletleri federasyonunun hükümeti konusundaki bu soruya verilecek kesin bir yanıta sahip olan sadece biziz: Hükümet demokratik olarak sovyetlerde örgütlenmiş olan ve en geniş iç demokrasiden yararlanan işçi-köylü tabanına dayanmalıdır. Dolayısıyla bu slogan tüm mevcut işçi devletlerinde politik devrimle hem çok yakından ilişkilidir hem de politik devrimin bir parçasıdır. Dünya çapındaki sınıf mücadelesinin bu somut aşamasında bu sloganın Dördüncü Enternasyonal’in en önemli sloganı olmasa bile en önemli sloganlarından birisi olduğunu yine ve yine vurgulamalıyız. İşçi devletlerinin federasyonu için savaşabilecek olan tek Enternasyonal biziz. Devrimci işçi devletleri ortaya çıktıklarında da mevcut işçi devletlerinin federasyonunu ileri sürmek bu devletlerin temel bir görevi olacaktır. Devrimci işçi devletleri, devrimci işçi demokrasisi temelinde emperyalizme karşı işçi devletlerinin birleşik cephesini savunmakla işe başlamalıdır; mevcut işçi devletlerinin federasyonunu elde edebilmenin tek yolu budur.

TEZ 25
DEVRİMİN YAKINLAŞMASI. DEVRİMCİ BİR DURUM NEDİR?

İkinci Dünya Savaşı sonrasını insanlığın bugüne dek gördüğü en devrimci çağ, büyük zaferlerin ve pek çok ülkede burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin aşaması olarak tanımladık. Bu özelliklerden dolayı bu evreyi eli kulağındaki devrimin aşaması olarak tanımlamalıyız ki bu tanımlama, devrimci yükselişin her safhasında daha da geniş bir hale gelmektedir.

Politik devrim 1953’e kadar acil bir olasılık olarak gündemde değildi; bu niteliği ancak Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ndeki kitlelerin büyük yükselişi ile beraber kazanmaya başlamıştır. Kapitalist Avrupa’da ise İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki büyük seferberliklerden (1947) bu yana herhangi devrimci bir duruma şahit olmadık. Ama bu durum, Portekizli kitlelerin 1974’teki dev zaferiyle beraber değişmiştir. Dünyanın tüm ülkelerine, kapitalist ülkelere ve işçi devletlerine yayılan eli kulağındaki devrim kategorisinin anlamı da işte budur.

Dolayısıyla, önemli bir teorik soruyla karşı karşıyayız: Devrimci bir durum nedir? Troçki, devrimci ve ön-devrimci durumlara dair klasik tanımlamasını, Rus Ekimi’nin tahlili üzerinde inşa etmiştir. Troçki’ye göre ön-devrimci bir durum, bir ekim devrimi için dayanak veya önkoşul olarak gördüğü üç şartı gerektirir: egemen sınıfın krizi ve kargaşası, küçük-burjuvazinin radikalleşmesi (Troçki’ye göre çok önemli bir koşul) ve proletaryanın devrimci eğilimi. Devrimci durum ise bu üç koşulun yanında öznel nitelikteki dördüncü bir koşul sağlandığında oluşmaktaydı: kitlesel etkiye sahip devrimci proleter bir partinin varlığı.

Karşı karşıya olduğumuz teorik sorun, Ekim Devrimi ile aynı ekonomik sonuçlara (burjuvazinin mülksüzleştirilmesi vb.) sahip olan devrimlerin devrimci işçi partileri değil de oportünist küçük-burjuva partilerin yönetiminde gerçekleşmiş olmalarıdır. Daha önce teşhis ettiğimiz gibi belirli istisnai koşullarda (Çin, Küba) küçük-burjuva önderliklerin (Mao, Kastro) kitle hareketinin devrimci basıncı sonucu burjuvaziden kopması noktasına kadar bu üç nesnel etkenin keskinleşmesiyle devrimci partinin eksikliği dengelenmiştir.

Bugüne kadar sadece bir ekim devriminin olduğunu ve diğerlerinin ise “şubat devrimleri” olduklarının tamamıyla bilincindeyiz. Dolayısıyla, iki tip devrimci durumla karşı karşıya olduğumuzu ifade ederek Troçki’nin klasik analizini zenginleştirebiliriz: bir ekim-öncesi devrimci durumu ve bir de şubat-öncesi devrimci durumu. Her ikisinin de, birini diğerinden farklı kılan ve net bir şekilde tanımlanmış kendi özellikleri vardır. Troçki’nin ön-devrimci durum olarak tanımladığı, üç nesnel etkenin proletaryanın devrimci önderlik bunalımı ile birleştiği duruma biz şubat-öncesi devrimci durumu diyoruz. Bu durum muzaffer olduğunda, teorinin sergilediği ve tarihin de kanıtladığı üzere kendi sınırlı ve ulusal hedefleri eşliğinde tamamlanmamış bir devrim gerçekleşmiş olur. Genel olarak toparlarsak, bu devrim bir “şubat devrimi” olacaktır, burjuvaziyi mülksüzleştirecek fakat tam da o noktada duracaktır.

Diğer taraftan, ekim-öncesi devrimci durumda, kitlesel etkiye sahip bir Bolşevik partinin öncü varlığını da eklemeliyiz. Eğer “ekim” devrimci zaferi gerçekleşirse, sadece burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle durmayacaktır; bu devrim, dünya proletaryasının örgütlenmesiyle, seferberliğiyle ve devrimin tüm gezegene yayılmasıyla ilerleyecektir.

Bu tahlil bize sadece şubat devrimlerinin süreçlerini, bunların oluştukları esnada ve hemen ertesinde bunları nasıl harekete geçireceğimizi açıklamamakta ayrıca Troçkist partiler güçlendikçe, kitlesel etki kazandıkça ve dolayısıyla kendilerini durumun nesnel bir etkeni haline dönüştürdükçe yeni teorik olasılıklar da yaratmaktadır. Bu noktada bizim için iki temel varyant bulunmaktadır:

İlk olasılık, Troçkist partinin gücü dolayısıyla Rus Devrimi’ndeki devrimlerin ardışık niteliğinin kırılıp öncesinde şubat devrimi olmaksızın bir ekim devriminin gerçekleşmesidir.

Diğer olasılık ise, şubat devriminden istifade ederek küçük-burjuva oportünist partilerin iktidarı alması fakat kitle hareketiyle devrimci partinin gücü dolayısıyla şubattan ekime geçişin pasif, kansız ve deyim yerindeyse reformist bir yoldan gerçekleşmesidir.

Biz, iki farklı teorik varyanttan bahsediyoruz ve bunlardan hiçbiri bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Israrla vurguluyoruz ki bunların gerçekleşebilmesi olasılığı, nihayetinde Troçkist partinin elde edeceği güce ve kitlesel etkiye bağlıdır.

TEZ 26
ŞUBAT DEVRİMLERİ, İKİLİ İKTİDAR, İŞÇİ VE HALK İKTİDARININ GELİŞİMİ

Kitle hareketini yöneten küçük-burjuva önderliklerin varlığından ve şubat devrimini gerçekleştirmek için mümkün olduğu kadar hızlı şekilde bir eylem birliğinin kurulması ihtiyacından dolayı partilerimiz demokratik sloganları öne çıkarmak için şubat-öncülü bir devrimci durumun varlığının farkına varabilmelidir. Bunu ayırt edebilmenin kaçınılmaz olduğunu anlamalıyız. Bu aşamayı es geçmeye çalışmamalı; tam tersine bu aşamadan gerekli tüm stratejik ve taktik sonuçları çıkarmalıyız. Biz, bu şubat devriminin öncüsü olmalıyız ve ona bütün gücümüzle müdahale etmeyi savunmalıyız. Fakat bu durum, şubat devrimini gerçekleştirmeye zorlandıklarında onu sınırlamaya, ona ulusal ve demokratik bir karakter vermeye çalışacak olan küçük-burjuva önderliklere teslim olmalıyız anlamına gelmez. Bilinçsiz birer işçi ve halk devrimi olarak her şubat devrimi, burjuvazinin iktidar organlarından (devlet, ordu ve polis) farklı iktidar organlarına yol açar. Bunun anlamı, her şubat devriminin kendi zaferinden önceki ve hemen sonraki aşamalarda kaçınılmaz olarak ikili iktidara yol açtığıdır; az ya da çok gelişmiş, potansiyel veya gerçek ama zorunlu olarak bir ikili iktidara yol açar. Şubat devrimi, diğer bir deyişle, işçi ve halk iktidarı kutbunun gelişmesini başlatmaktadır. Şubat devriminin her sürecinde, devrimin öncesinde veya sonrasında, temel görevimiz işçi ve halk iktidarının durmaksızın gelişmesidir. Elbette şubat devrimini gerçekleştirmek için eylem birliğini savunuyoruz, kitle hareketini yöneten oportünist önderlikler üzerinde basınç kurulması gerekliliğini savunuyoruz çünkü ancak bu sayede burjuvaziden kopabilirler, şubat devrimini gerçekleştirmeyi ve derinleştirmeyi olanaklı kılan bu geniş perspektifi terk etmemeliyiz. Fakat politikamızın temel ekseninin, seferberliği ve işçi ve halk iktidarının devrimci organlarını geliştirilmek olduğu gerçeğinden hareketle kendimizi bu oportünist önderliklerden en açık şekilde ayrıştırmaya da devam etmeliyiz. Kitlelerin devrimci demokratik özyönetim organlarını geliştirmeye dair bu politika, ister şubat-öncülü ister ekim-öncülü olsun her devrimci durumda politikamızın temel eksenidir. Aynı zamanda, kitlelerin devrimci demokratik özyönetimini, sürekli örgütlenmesini, seferberliğini ve kitlelerin doğrudan devrimci eylem organlarının inşasını her nasıl olursa olsun mutlaka önlemeye çalışan oportünist önderliklerden bizi net bir şekilde ayrıştıran da bu eksendir.

Eğer politikamızın bu temel eksenini terk edersek, oportünist önderliklere teslim olur ve işçi sınıfını kendi kaderine terk ederiz. Ancak, işçi ve halk iktidarının organlarının geliştirilmesi ve bulunmadıkları yerlerde de yaratılmaları gibi bir politika ile gerçek amacımız olan ekim devrimine doğru bir köprü kurabiliriz.

TEZ 27
DEMOKRATİK SLOGANLAR VE GÖREVLERİN TEMEL ÖNEMİ. KURUCU MECLİS

Emperyalizmin ve tekellerin olduğu kadar bürokrasinin de en derin eğilimlerinden dolayı, demokratik sloganlar ve görevler daha ve daha fazla önem kazanmaktadır. Bu üçü de totaliter devletlere doğru sürekli bir eğilime sahiptir. Kitle hareketinin sürekli yükselen çizgisini dizginlemenin tek yolu budur. Kapitalist ülkelerde tekellerin devlet üzerindeki etkisi ve bürokratik işçi devletlerinde de devletin bürokrasi ile özdeşleşmesi totalitarizme yol açmaktadır. İşte bu sebepten tüm halkı ilgilendiren büyük demokratik sloganlar ve görevler, gün be gün çok daha güncel hale gelmektedir. Çağdaş şubat devrimlerinin genel demokratik niteliğini açıklayan şey de budur.

Bu görevlerin karakteri, burjuva-demokratik devrimlerin ifadelerini hatırlatmaktadır; ama bu devrimlerin karşılarında aldıkları, bürokrasi, emperyalizm, tekeller ve bu kesimlerin ihtiyaçlarına cevap veren devletler olduğu için bunlar ulusal sosyalist devrimin ve dünya sosyalist devriminin bir parçasıdırlar. Bu durum, küçük-burjuva ve bürokratik önderliklerin kendi devrimlerine burjuva-karşıtı değil de tekel-karşıtı, ve geri kalmış ülkelerde ise feodalizm-karşıtı bir nitelik vermeye çalışıp devrimlerinin halkçı-demokratik niteliğinde ısrar etmelerini açıklamaktadır. Bu önderlikler, demokratik görevler olsalar dahi bu görevlerin karşı karşıya oldukları şeylerin gerek kapitalist ve emperyalist rejim gerekse de bürokratik rejim olduğunun farkına varmamaktadırlar. Dolayısıyla, bu görevler, bizim kabul ettiğimiz yeni bir boyut kazanmaktadır. Görevlerin niteliği açısından bu (şubat devrimi) bir Fransız Devrimi’dir ama savaştığı sınıflar itibariyle bu bir sosyalist devrimdir. Bu demokratik sloganları görevleri uygulayabilmek için kapitalist ülkelerdeki kapitalizmi, veya bürokratikleşmiş işçi devletlerinde bürokrasiyi, yıkmak zorundadır.

Kurucu Meclis sloganı (veya ona benzer bir organ lehindeki sloganlar) bu sebepten dünyanın tüm ülkelerinde devasa bir önem kazanmıştır. Fakat şubat devrimine öncül olan bu görev, işçiler ve halk için çok daha önemli ve belirleyici olan başka bir görevle bağlantılı olarak ele alınmalıdır: Kahrolsun iktidardaki Bonapartist veya diktatör benzeri hükümet. Şubat devrimi, daha ilk esnadan Kurucu Meclis sloganıyla aslen temel slogan olarak Kahrolsun diktatörlükler sloganına bağlantılı olarak gerçekleştirilir. Bu slogan, aynı Portekiz’de Caetano’ya ve Yunanistan’da Albaylar Cuntası’na karşı kullanıldığı gibi Fransa’da, İngiltere’de, İspanya’da ve Hıristiyan Demokrat İtalya’da da veya Kahrolsun Somoza örneğinden de görüldüğü üzere geri kalmış ülkelerde de kullanılabilir. Bu slogan aynı zamanda bürokratik Bonapartist hükümetlere karşı da uygulanabilir: Kahrolsun Brejnev diktatörlüğü’. Yalnızca işçileri değil tüm halkı bu totaliter, diktatör benzeri veya en azından Bonapartist ve aşırı gerici olan hükümetleri yıkmaya sevk eden bu slogan esas bir önemdedir. Ancak ulaşılır ulaşılmaz bu amaç, pek çok ülkede (özellikle de yıkılan iktidarın totaliter bir rejim olduğu ülkelerde) derhal demokratik mücadelenin en yüksek ifadesi olan Kurucu Meclis amacıyla birleşir. Yine de bu sloganın burjuva bir slogan olduğunu bir an için bile unutmamalıyız zira bu slogan herkesin bir oy hakkına sahip olduğu bir anayasa için çağrıda bulunmaktadır. Ama bu sloganın seferber edici bir slogan olduğunu ve çoğunlukla burjuva-demokratik karakterinden farklı sonuçlara yol açtığını da kabul etmeliyiz. Bu en son bahsettiğimiz özellik, geniş bir orta sınıfın, özellikle de köylülerin mevcut olduğu ülkeler için bu sloganın en önemli özelliğidir.

Bu slogan, burjuvaziyle çarpışmanın, kitle hareketini eğitmenin ve işçi sınıfı ile köylülerin birliğini geliştirmenin sloganı haline dönüşür. Fakat bu Kurucu Meclis sloganı, bütünlüklü bir sloganlar grubunun bir parçası olmalıdır. Örneğin, Kurucu Meclisi köylülere toprak vermek için talep ediyoruz; biz bu mecliste, proletaryanın silahlanmasını oylamak için, işçi ücretlerini ve çalışma saatlerini belirlemek için ve tekellerin mülksüzleştirilmesine karar vermek için bu meclisi talep ediyoruz. Kurucu Meclis talep ediyoruz fakat şöyle diyoruz: Biz en demokratik halk isek eğer iktidardaki diktatörlüğü yıkan tüm politik akımlara radyo ve televizyonu kullanma hakkının verilmesini talep ediyoruz. Bu sloganların hiçbiri, herhangi bir devrimci aşamanın, ister şubat-öncesi ister şubat-sonrası olsun, temel ekseni ve ana sloganını gölgelememelidir: işçilerin ve halkın iktidarının geliştirilmesi. Kurucu Meclis sloganını devrimci bir aşamada temel slogan olarak ifade etmeye yönelik her girişim, Troçkist politikaya doğrudan bir ihanet olacaktır zira Troçkist politikanın kendi amacı bir demokratik devrim değil devrimci örgütlenmesi eşliğinde işçi sınıfını ve müttefiklerini iktidara taşıyacak bir devrimi gerçekleştirmektir. Bu sloganı işçi hareketine karşı işte böyle beyan etmeli ve böyle de uygulamalıyız.

TEZ 28
ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKLARI VE ULUSAL DEVLETLERİ YIKMAK İÇİN VERDİĞİMİZ MÜCADELEMİZ

Ezilen ulus ve milliyetlerin kendi kaderlerini tayin hakkı için verdiğimiz mücadele, demokratik sloganlar bütününün temel bir parçası olarak devasa bir önem kazanmıştır çünkü emperyalizm hala varlığını sürdürmektedir. Biz, coğrafi anlamda bağımsız olan bir ulusun bağımsızlığı için mücadele ederiz. Dolayısıyla, Angola’nın, Mozambik’in, Hindistan’ın veya Martinik’in bağımsızlığını savunuyoruz. Bunun anlamı, sadece ulusal geleceği tayin hakkı için değil her sömürgenin kendi imparatorluğuna karşı kendi ulusal kaderini belirleme hakkını savunmakta olduğumuzdur. Aynı şekilde, yarı-sömürgelerin ulusal kurtuluşunu, diğer bir deyişle geri kalmış herhangi bir bağımsız ülkenin emperyalizmle imzalamış olabileceği sömürgeleştirici anlaşmalardan (örneğin, Amerika Devletleri Örgütü antlaşması veya Fransız emperyalizminin şimdi bağımsız olan eski sömürgeleriyle imzaladığı sömürgeleştirici anlaşmalar) ayrılmasını destekliyoruz. Sömürge ülkeler için ulusal bağımsızlığı ve yarı-sömürgeler için de ulusal kurtuluşu savunuyoruz.

Fakat coğrafi olarak birleşik bir ülkedeki ezilen milliyetlere ilişkin politikamız, coğrafi olarak bağımsız ülkeler için sahip olduğumuz politikayla aynı değildir. Bu tür bölgelerdeki politikamız, ulusal bağımsızlık ve ulusal kurtuluş için değil ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadele etmektir çünkü böyle bu durumda karşı karşıya olduğumuz bir sömürge veya yarı-sömürge değil ezilen bir ulustur. Ulusal kaderini tayin hakkı, ulusal devlet içindeki sınıf mücadelesi sürecine bağlı olarak farklı bir içeriğe sahip olabilecek olan cebirsel bir slogandır.

Bask halkı eğer bağımsız olmak istiyorsa biz bu halkın bağımsızlık hakkını savunuruz ama bu onun bağımsızlığı için savaşmakla aynı şey değildir. Her ezilen milliyetin ulusal kaderini tayin hakkını savunuruz çünkü sömürülen her kesimi, politikamızı kabul etmese bile, sömürücüsü karşısında savunuruz. Bu savunu, yükselttikleri sloganlardan bağımsız olarak köylüleri toprak sahiplerinin sömürüsüne karşı savunmamız, veya herhangi bir ezilen milliyeti emperyalizmin veya ulusal kapitalizmin sömürüsüne karşı savunmamızla aynı şeydir. Fakat bu savunu, bizim kendi politikamızla karıştırılmamalıdır. Biz, her ulusal devletin varlığını tarihsel bir ilerleme olarak görmekteyiz ve mevcut ulusal devletlerin Balkanlaştırılarak bu ilerlemelerden geri dönülmesine, diğer bir deyişle bu ulusal devletlerin pek çok ezilen milliyetin ufacık ulusal devletlerine bölünmesine karşıyız. Bask halkının mücadelesinde bizim stratejik amacımız, burjuvaziyle yüzleşebilmesi için İspanyol proletaryasının birliğini ve politik bağımsızlığını sağlamaktır. Ulusal kaderi tayin hakkı, bizim İspanyol proletaryasının birliği ve politik bağımsızlığı için verdiğimiz bu mücadeleye tabidir. Quebec sorununda biz, Kanada burjuvazisiyle yüzleşebilmesi ve onu bozguna uğratabilmesi için Kanada proletaryasının birliğinden ve politik bağımsızlığından yanayız. Bu birlik, her işçinin konuştuğu dilden bağımsız olarak elde edilmelidir. Çarlık yönetimi altındaki Rusya’da Lenin’in politikası bu olmuştur. Bolşevikler, ulusal kaderi tayin hakkı için savaştılar ama bu hak için verilen mücadele, konuştukları dilden, inandıkları dinden veya sahip oldukları kültürden bağımsız olarak tüm Rusya proletaryasının birliğine tabi olmuştur. Kanada’daki mücadelemiz, İngilizce veya Fransızca konuşulmasından bağımsız şekilde bir bütün olarak Kanada kapitalizmine karşıdır ve tüm Kanada işçi sınıfının birliği içindir. Troçkist bir partinin en yüksek önemdeki görevi budur ve ulusal kaderi tayin hakkı için mücadele de bu göreve tabidir.

Büyük bir kitle hareketinin bağımsızlık için hâlihazırda savaşıyor olması gibi istisnai koşullarda ise, sömürücülere, burjuvaziye ve baskıcı devlete karşı her kitle seferberliğini eleştirel bir şekilde desteklediğimiz gibi kitlelerin bu mücadelesini de eleştirel bir şekilde destekleriz. Ama bu ‘eleştirel destek’ tabiri, merkezi iktidar bozguna uğradığı andan itibaren bu ülkelerdeki proletaryanın birliği için bir devletler federasyonu önererek sistemli bir şekilde mücadeleye devam etmemiz anlamına gelir.

Bizim tarihsel mücadelemiz, kapitalizmin yarattıklarından çok daha güçlü uluslar yaratmak ve nihai olarak kıtaların ve dünyanın birliğini elde etmek için ulusal devletlerin yıkılmasıdır. Bu yüzden, bağımsız sınırlara ve gümrüklere sahip yeni devletlerin ortaya çıkışının üretici güçlerde yaratacağı devasa geri çekilişi asla desteklemeyiz. Bizim ana sloganımız, büyük ve daha büyük uluslar inşa edecek olan bir sosyalist işçi devletleri federasyonu içerisinde ulusal kaderi tayin hakkının varlığıdır. İşte bu temel sloganımız sayesinde, baskıcı burjuvazinin ulusal devletlerinin yıkılmasının zaruriyeti ve ulusal kaderi tayin hakkının gerekliliği ile üretici güçlerin gelişimini kolaylaştırmak için her zaman daha büyük ve daha güçlü milletler yaratmanın gerekliliğini birleştirebiliyoruz. Bu ulusal mini-devletlerin kurulmasını geçici bir olgu olarak, üretici güçlerin gelişiminin sadece geçici bir geri çekilişi ve devrimin merkezi burjuva iktidarı karşısında ilerlemesinin sadece geçici bir duraklaması olarak, kabul etsek bile sosyalist cumhuriyetler federasyonu aracılığıyla bir devlet çatısı altında bu birliğin tekrardan inşa edilebileceğini savunmaya ne olursa olsun devam etmeliyiz.

TEZ 29
ANTİ-EMPERYALİST, DEMOKRATİK, FEMİNİST VE DİĞER CEPHELER

‘Cephe’ kelimesi ve her cephenin bir işçi cephesiyle eş tutulması hareketimizde bazı yanılsamalara yol açmıştır; ve bu yanılsama, kendi duruşlarını saflarımıza sızdırabilmek için özellikle revizyonizm tarafından zekice kullanılmıştır. Revizyonizmin saflarımıza sızdırdığı fikir, sınıfın bağımsız eylemini ilerletmeyi amaçlayan bir cephe olan işçi cephesiyle anti-emperyalist, demokratik ve feminist eylemler için kurulabilecek olan farklı “cephelerin” önem ve nitelik açısından eşit kabul edilmesini içermektedir.

Troçki’nin 30’lu yıllardaki yazılarında anti-emperyalist veya başka herhangi bir türden cephenin kurulması yönünde hiçbir çağrıda bulunmaması kazara değildir. Anti-emperyalist cephe hakkındaki meşhur Doğu Tezleri’nin formüle edilmesi, devrimci Marksist literatür içindeki böyle bir ifadenin tek gerçek atasıdır. Bu tezler batılı ülkelerdeki işçi cephesiyle doğulu ülkelerdeki anti-emperyalist cephe arasında bir paralellik kursa bile metnin kendisi asıl büyük görevin işçi sınıfının politik ve örgütsel tam bağımsızlığını her ne olursa olsun sağlamak ve burjuvaziyle daimi cepheler kurmamak olduğunu açıkça belirtmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in en büyük görevi, işçi sınıfını politik olarak bağımsız kılmaktır. Fakat bu görev, halkın herhangi bir sınıfsal kesiminin emperyalizme, kapitalistlere, feodal toprak sahiplerine, erkek egemenliğine, totaliter ve diktatör benzeri bürokratik hükümetlere karşı herhangi bir ilerici mücadelesini de göz ardı etmemiz anlamına gelmez. Troçkizm, işçi sınıfının bağımsızlığı için onu diğer tüm sınıfsal kesimlerden ayrıştırıp tek başına örgütleyerek yürüttüğü kendi sürekli ve düzenli mücadelesini, bir işçi mücadelesi olmasa bile her türden ilerici mücadeleyi geliştirme ve ona müdahale etme anlayışıyla birleştirmelidir. Eğer bu şekilde hareket etmezsek işçi sınıfı asla tüm sömürülen insanların önderi olamayacaktır ve daha kötüsü partimiz de asla işçi sınıfının öncüsü olamayacaktır. Her ilerici sınıf mücadelesini geliştirebilmek için parti, olumlu olan her türdeki eylem birliğini ilerleterek bu çelişkinin üstesinden gelir. Fakat bir eylem birliği, bir cephenin tam zıddıdır; süreleri, yapıları ve amaçları bakımından birbirlerine karşıttırlar. Bir cephe, görece sürekli olan organlar yaratır; birleşik cephenin komitelerinin örgütlenmesini, bunların görece demokratik bir işleyişini ve eylemde bir sürekliliği kapsar. Eylem birliği ise tam tersine geçicidir ve (az ya da çok) demokratik bir işleyişe sahip olan yeni bir örgüt yaratmaz; anlaşmalar zemininde işler ve anlaşan örgütlerin mutlak bağımsızlığını devam ettirir. Eylem birliği kısa ömürlüdür ama bir cephe öyle değildir.

İşte bu yüzden, anti-emperyalist eylem birliğini, kürtaj, boşanma ve oy hakları için kadınların eylem birliğini, radyo ve televizyona eşitçe ulaşabilmek için diğer herhangi bir politik partiyle eylem birliğini savunuruz; Bonapartist ve totaliter bir hükümete karşı, hatta burjuva demokratik bir hükümete karşı da olabilir, demokratik hakları talep etmek için bunu talep eden herkesle beraber eylem yapmayı destekleriz. Fakat eylem birliğiyle bir cephe kurmayı birbirine karıştırmamalıyız. Belli demokratik hakları savunmak üzere burjuva ve küçük-burjuva partilerle anlaşmış dahi olsak demokrasiyi savunmak için bu partilerle cepheler kurmaya kesinlikle karşıyız. “Cephe” ismi altında bir halk cephesi niteliğinde olan örgütler kurulmuştur çünkü farklı sınıflar özellikle de burjuvaziyle küçük-burjuvazi bu örgütlerin içinde yer almaktadır ve bu sınıfların amaçları da işçi sınıfının politik bağımsızlığı değildir. (Bununla beraber bu cepheler, milliyetçi hareketler örneğindeki gibi belli bazı durumlarda ilerici bir rol bile oynayabilirler.) Halk cephesinin bu varyantları, geri kalmış ülkelerde emperyalizme veya toprak sahiplerine karşı mücadeleyi amaçladıkları zaman bazı ilerici nitelikler edinebilirler ama nihai olarak bu cepheler metropolitan ülkelerdeki halk cephesi kadar zararlıdır. Eğer böyle bir cephe gerçekleşirse (biz, Troçkistler, bunu halk cephesinin bir türü olarak düşündüğümüzden kurulmasını asla önermeyiz.) ve eğer işçi sınıfı veya onun önemli bir bölümü bu cephede yer alırsa, o zaman biz de bu mevcut cepheye katılabiliriz ancak bu cepheye yalnızca onu dağıtmak, içinden çökertmek ve cepheye katılmış olan işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını ilerletmek için katılırız. Bunun anlamı, milliyetçi bir harekete katılabileceğimiz fakat sadece sınıf iş birliğini açığa vurmak ve işçi sınıfının bağımsızlığını ifade etmek gibi net bir amaçla katılabileceğimizdir.

Sömürgeleştirici bir antlaşmadan kopmayı veya totaliter rejimin mahkûmlarının özgürlüğü vb. savunmak için düzenli olarak eylem birliğini (örneğin birleşik kitle gösterilerini) önermeliyiz; bu sayede sekter olmadığımızı gösterebiliriz ve topluma özgü herhangi bir somut anti-emperyalist veya demokratik görevi gerçekleştirebiliriz. Fakat eylem birliği politikamıza karşıt olan cephe anlayışını sistemli olarak lanetlemeliyiz; çünkü bu cephe, işçi sınıfını kendisine ait olmayan sınıf örgütlerine bağımlı kılar.

İster anti-emperyalist, ister anti-feodal, ister cinsiyetçilik karşıtı feminist bir cephe isterse de diktatörlük karşıtı demokratik bir birleşik cephe olsun fark etmez, bizim birleşik bir cepheye karşı olduğumuz konusunda net olmamız önemlidir; fakat biz, anti-emperyalist eylemleri, feminist eylemleri, demokratik içerikli ve toprak sahipleri karşıtı eylemleri destekleriz. Bu ayrımı çizmek önemlidir çünkü yukarıdakiler benzeri cephe isimleriyle halk cephesi politikasına kılıf uydurmak yönünde bir eğilim mevcuttur.

Bir aşama boyunca böyle cepheler görece ilerici olabilseler dahi tarihsel olarak burjuvaziye hizmet ederler ve proletaryanın politik bağımsızlığı yönündeki sürece yönelik bir fren niteliğindedirler. İşçi cepheleri dışındaki herhangi türden bir cephe için çağrıda bulunmayı politikamızdan kesinlikle silip atmak ve dolayısıyla bunun yerine eylem birliğini yükseltmek kaçınılmazdır. İşçi cephesi farklıdır çünkü başka bir sınıfla veya işçi sınıfından olmayan kesimlerle sürekli bir iş birliğini amaçlamaz; tam tersine daha çok bu kesimlere karşı sınıfımızın bağımsızlığını amaçlar. İşçi cephesi, farklı sınıfları ortak bir örgüt içerisinde harmanlamaz; daha çok işçi sınıfını diğer sınıflardan ayrıştırmaya hizmet eder.

TEZ 30
AVRUPA SOSYALİST DEVRİMİNİN MERKEZİ ALMANYA

Emperyalizmin ve Sovyet bürokrasisinin had safhadaki gerici karakterini Almanya’nın bölünmesinden ve dolayısıyla Alman proletaryasının parçalanmasından daha iyi hiçbir şey kanıtlayamaz. Emperyalizm ile Almanya’daki bürokrasi tarafından oluşturulan karşı-devrimci birleşik cephenin gerçek amacı, Alman proletaryasını onu dünyanın en örgütlü ve en önemli Marksist geleneği yapan tarihi geleneğini tekrardan sahiplenmesini engellemek üzere parçalamaktı.

Almanya’nın birliği bir hükümet anlaşması olarak gerçekleşmiş dahi olsa büyük bir tarihsel kazanımdı. Avusturya’nın dâhil olmamasından dolayı tamamlanmamıştı ama gene de tüm bu küçük Alman devletlerinin birliği üretici güçlerin ve kültürün büyük bir gelişimini olanaklı kılmıştı. Bu birliğin tasfiyesi sadece bizim için değil burjuvazi için de bir gerileme anlamına gelmiştir. Kapitalist rejimin nihai krizi kendi yükseliş çağında elde ettiği kazanımların bu şekilde kaybedilmesiyle iyice belirgin hale gelmektedir. Emperyalizmle ittifak halindeki Sovyet bürokrasisi bu durumda sadece burjuvazinin ilerici aşamasında elde ettiği bir kazanımına değil proletaryanın bir kazanımına da son vermiş bulunmaktadır.

Almanya’da Avrupa devriminin bir sentezi bulunmaktadır: Doğu’da politik bir devrim ve Batı’da ise işçilerin sosyalist devrimi zorunludur. Alman halkının birliği bu iki devrimin birliğidir. Bu sebepten iki tarafın proletaryalarının birliği olmaksızın yeni birleşik bir Almanya imkânsızdır.

Dolayısıyla bu devrimci mücadele özel bir önem kazanmaktadır çünkü Doğu ve Batı’nın, tüm Avrupa’nın proletaryası Doğu’daki politik devrim ile Batı’daki sosyalist devrimin bileşimi sayesinde elde edilebilecek bir federasyon olan Avrupa Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu aracılığıyla tüm Avrupa halklarını birleştirme görevi ile yüz yüzedir.

Bu sebeple Alman proletaryası kendi öncü rolünü tekrardan üslendiği vakit bu sentezi yaratmak zorundadır ve Avrupa sosyalist devrimi sürecinin de merkezi olacaktır.

TEZ 31
OLANAKLARDAN YARARLANARAK TROÇKİST KİTLE PARTİLERİ İNŞA ETMENİN VAKTİ GELMİŞTİR

Partilerimiz ve Enternasyonalimiz, neredeyse 40 yıllık bu devrimci yükseliş boyunca kendilerini güçlü kitle partilerine dönüştürememiştir. Bu dönüşüm sanki imkânsızmış gibi görünmektedir. Eğer daha derin şekilde tahlil edersek bu zorluğun arkasına saklanmış olan çok derin nesnel nedenler bulabiliriz. Bizce bu nesnel neden, karşı-devrimci aygıtların İkinci Dünya Savaşı sonrası sürecin devrimci zaferlerine eşlik eden güçlenişidir. Sadece kendi başına devrimci irade, nesnel süreçleri mağlûp edemez. Devrimci irade bir koşuldur ama eğer nesnel durum buna olanak vermiyorsa Marksist devrimci kitle partileri inşa etmek için kendi başına yeterli değildir. Eğer karşı-devrimci bürokratik aygıtlar, kitle hareketinin daha fazla kesimini denetim altına alıp daha da güçlenmeye devam ederlerse o zaman Dördüncü Enternasyonal, kitle hareketi içinde etkisi olan partiler inşa edemeyecektir. Neyse ki, durum bu değildir.

Nesnel durum, başlarda daha yavaş da olsa, beş veya altı yıldır büyük bir hızla Troçkist kitle partilerinin inşası için devasa olanaklar yaratmaktadır. Her gün daha avantajlı hale gelen bu nesnel koşullar, hem emperyalizmin hem de karşı-devrimci aygıtların krizinin son otuz yıldır büyümüş olması gerçeğinin bir sonucudur; hatta yaklaşık olarak beş veya altı yıldır bu krizler, sarsıcı ve sürekli bir nitelik kazanmıştır. Bunun yanında, ardı ardına devrimci krizler ortaya çıkmaktadır. Bu etkenlerin bileşimi, Troçkist partileri güçlendirmek için her seferinde daha büyük olanaklar yaratmaktadır.

Fakat partilerimizin, kitle hareketine yerleşebilmeleri ve önümüze çıkan fırsatları keşfedebilmeleri için gerçekleri dikkatlice incelemeleri zorunludur. Bu fırsatlar, örneğin seçim kampanyaları, grevler, proletaryanın ezilen kesimlerinin mücadeleleri, ivedi bir nitelik kazanmaktadır: Bu fırsatlar bir kez kaçırıldıklarında bir daha geri gelmemektedir. Dolayısıyla, bu fırsatlar gelip kapıya dayandıklarında onlardan en gözü pek şekilde faydalanmalıyız.

Bu fırsatlar arasından özellikle, proletaryanın en fazla sömürülen kesimlerince verilen mücadelenin yarattığı fırsatlar üzerinde durmalıyız çünkü bunlar sürekli bir nitelik taşımakta ve karşı-devrimci aygıtlarla işçi aristokrasisi tarafından düzenli olarak görmezlikten gelinmektedir. Bu kesimler, sanayileşmiş çağdaş toplumların dışlanmış kesimleridir, sıradan işçiler olma koşullarının dışında ezilen kesimlere veya milliyetlere bağlı olan işçilerdir; ve biz faaliyetimizin önceliklerini bu kesimlere doğru yönlendirmeliyiz. Bu kesimler, kimi Avrupa ülkelerinde işgücünün dörtte birini oluşturan göçmenlerdir; ezilen milletlerin (örneğin ABD’deki siyah halk) veya geri kalmış ülkelerin işçileridir; dünyanın her yerindeki kadın işçilerdir; Porto Rico işçileridir; ABD proletaryasının bir parçası olan Meksika asıllı Amerikalılardır, Yerli halklardır ve Afrika ülkelerinin siyah işçileridir.

Geçiş Programı, bu kesimlerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek olan tek programdır ve dünyanın pek çok ülkesinde bu kesimler, Geçiş Programı’nın en büyük savaşçıları olacaklardır.

TEZ 32
DEVRİMCİ SÜREÇLER, KİTLESEL İŞÇİ ÖRGÜTLERİ VE TROÇKİST PARTİLERİN İNŞASI

Bir önceki tezde, yaşamakta olduğumuz yükselen devrimci mücadelenin sağladığı her olanağı ortaya çıkarmak için gerçeği tahlil etmenin mutlak gerekliliğini ele almıştık. Gerçeği tahlil etmenin bir diğer anlamı, partilerimizin ve militanlarımızın hangi süreçlere ve hangi örgütlere kendilerini hasredebileceklerinin acilen açıklığa kavuşturulmasıdır.

Dördüncü Enternasyonal ancak istisnasız bütün seksiyonları ülkelerinde gerçekleşen devrimci süreçlere kendilerini hasrettikçe bir kitle Enternasyonali haline gelecektir. Yaşanan süreçlerin politik programıyla veya o andaki önderliğiyle aramızda bir anlaşmazlık olduğu bahanesi altında devrimci bir süreçle ilgilenmemeyi savunmak, Dördüncü Enternasyonal’e ihanettir. Bizim partilerimiz, Nikaragua’daki gerilla savaşının son yılındakine benzer süreçlere FSLN gibi oportünist bir örgütün bu sürece önderlik ettiği gerçeğinden bağımsız olarak mutlaka kendilerini hasretmelidirler. Partilerimizin en baştaki görevi, devrimci kitle hareketinin önderliği için oportünistlerle mücadele etmek üzere bu süreçlere kesinkes müdahale etmektir. Böyle yapmamak, o kitleleri sınıf iş birliğinin önderlikleri olan oportünist önderliklerin ellerine terk etmek anlamına gelir.

Sahip oldukları önderliğin türünden ve sahip oldukları karakterlerden bağımsız olarak işçi örgütlerinin içerisinde çalışmak da aynı derecede önemlidir. Her Troçkist parti, sendikalarda, tercihen işçilerin en büyük kesimini harekete geçiren sendikalarda bu örgütlerin mevcut kökenlerinden ve yapılarından bağımsız olarak çalışmalıdır. Politikamızı ifade etmek ve bu örgütlerin yönetimindeki önderliklerle savaşmak üzere sendikalara gideriz çünkü bizim sınıfımız oradadır. Sahip oldukları niteliklerden ve kökenlerden bağımsız olarak sendikalarda çalışmaya dair bu ilkeli ifade, Troçkist politikanın merkezi bir ilkesidir. Faşist sendikaları dahi kapsayan bu ilke, Troçki tarafından programatik bir metinde kesin bir dille ifade edilmiştir:

“Ne dikkatimizi toplamamız gereken alanı ne de içinde faaliyet geliştirdiğimiz koşulları, kendi tat ve zevkimize göre seçmemeliyiz. Totaliter veya yarı-totaliter bir ülkede kitleler üzerinde otorite elde etmek için savaşmak, demokratik bir ülkede bunu gerçekleştirmeye göre sonsuz kat daha zordur. Aynı durum, kapitalist ülkelerin kaderinde gerçekleşen değişimleri yansıtan nitelikteki sendikalar için de geçerlidir. Alman işçileri üzerinde etki sahibi olma mücadelesini, sırf bu görev totaliter rejim dolayısıyla orada çok daha zor diye terk edemeyiz. Aynı şekilde, faşizm tarafından zorla yaratılmış olan işçi örgütleri içerisinde mücadele etmeyi de bırakmamalıyız. Sadece doğrudan veya dolaylı olarak korporatif devlete bağlı olduklarından veya bürokrasi bu sendikalarda devrimci insanların özgürce çalışmasına fırsat tanımadığından dolayı totaliter veya yarı-totaliter türden sendikalardaki yöntemli çalışmayı terk etmek için ortada hiçbir sebep yoktur. Olayların geçmişteki evriminin yarattığı tüm bu koşullarda mücadele etmeliyiz; işçi sınıfının hataları ve önderlerinin suçları da bu evrimin birer parçasıdır. Gizli, yasadışı ve komplocu olmayan devrimci bir çalışma yürütmek faşist ve yarı-faşist ülkelerde imkânsızdır. Totaliter veya yarı-totaliter sendikalarda komplocu olmayan bir çalışma yürütmek imkânsızdır veya neredeyse imkânsızdır. Kitleleri sadece burjuvaziye karşı değil aynı zamanda bu sendikaların kendi totaliter rejimlerine ve bu rejimi destekleyen sendika önderlerine karşı da seferber edebilmek için her ülkedeki mevcut koşullara uyum sağlamalıyız. Bu mücadelenin birincil sloganı şudur: Kapitalist devlet karşısında sendikaların tam ve koşulsuz bağımsızlığı. Bu slogan, sendikaları işçi aristokrasisinin değil sömürülen geniş kitlelerin örgütleri haline dönüştürmek için mücadele etmek demektir.”

Troçki’nin ifade ettiği gibi, devlet kontrolünde olsalar bile işçi sınıfının ayrılmadığı bu işçi örgütlerine, devletin denetimi politikasına teslim olmak için değil tam tersine sendikaları ve işçi örgütlerini devletin kontrolünden veya bürokratik kontrolden bağımsız kılmak için gideriz. Bu örgütlere gideriz çünkü bunlar devlete ve oportünist önderliklere karşı birer savaş alanıdır. Dahası, Bonapartist veya totaliter devlete bağlı oldukları gerekçesiyle bazı örgütler içerisinde faaliyete geçmememiz gerektiği iddiası, diğer sendikaların veya işçi örgütlerinin bağımsızlığını abartan bir iddiadır. Günümüzde devrimci olmayan her sendika, burjuva devletle veya işçi devletlerindeki bürokratik totaliter devletle olan bağları üzerinden az ya da çok devlet denetimine tabidir. Bu örgütlerin devletten bağımsız oldukları iddiası eşliğinde sadece reformist bürokrasinin kontrolü altındaki örgütlerde çalışmak, aslında bu örgütlerin yaşadığı yüksek derecedeki devlet denetimini açığa vurmaktan geri durmaktır. Diğer yandan bu iddia, daha fazla devlet kontrolüne tabi olan veya daha büyük bir devlet denetimi kökenine sahip olan örgütlerdeki işçileri, onları denetleyen bürokrasinin ellerine terk etmek anlamına gelir; işçi sınıfının hain önderlikleriyle ve devlet denetimiyle savaşmak üzere işçi sınıfının terk etmediği yerlerde bulunma görevimizi, bu devrimci görevimizi terk etmek demektir. Bu örgütleri devrimci örgütler haline dönüştürüp dönüştüremeyeceğimiz ya da başkalarını kurmak zorunda kalıp kalmayacağımız ancak tarih tarafından çözülebilecek olan yanlış bir tartışmadır. Bu tarihsel perspektifin örtüsü altında eğer saf devrimci örgütlerin, bir çeşit kızıl sendikaların kurulması için çalışıyorsak bu hata çok daha da ciddi bir hal alır. Bu politika, Dördüncü Enternasyonal’in tüm yönelişine karşıt olan aşırı-solcu bir politikadır. Bizim yönelişimiz şudur: İşçilerin bağlı olduğu tüm işçi örgütlerinde, bu örgütlerin niteliğinden bağımsız olarak, her partimiz ve her militanımız faaliyet yürütmelidir. Dördüncü Enternasyonal’e bağlı olmak için zaruri ön koşul, bu temel ilkeyi kabul etmektir.

TEZ 33
İŞÇİ PARTİLERİ VE TROÇKİZM

Revizyonizm, küçük-burjuva partilere teslimiyetini teorik olarak temize çıkarmak için partilerin sınıfsal tanımlamasını terk ederek entelektüel nitelikte bir tanımlama yapmaktadır: Partiler programları temsil ederler, yalnız programları temsil ederler sınıfsal kesimleri değil.

Politik partiler, devlet erki için mücadele eden sınıfsal örgütlerdir, sınıfların farklı kesimlerinin örgütleridir. Sınıfların olmadığı yerde devlet, devletin olmadığı yerde siyaset ve siyasetin olmadığı yerde de siyasi partiler olmaz. Yine de partilerin sınıfsal birer örgüt olmalarına rağmen bu partilerin, sektörel sınıf çıkarlarının genel politik savunusunun dışında kendi öznel geçmişleri de vardır.

Görkemli burjuva devrimleri, farklı politik partilerin kökenini oluşturmaktadır. Sınıf mücadelesi, kendisini üst-yapısal seviyede politik partiler şeklinde ifade edebilmek için bütünlüğüne gelişmiş ve burjuva toplumda doruk noktasına ulaşmıştır.

Farklı türdeki işçi partileri arasında Marksizm kesin bir ayrım yapar. Lenin ve Troçki, bitkisel hayat ve bedensel hayat kadar birbirlerinden net bir şekilde ayrışmış iki tip işçi partisi olduğunu vurgulamışlardır. Devrimci, Troçkist işçi partilerinin dışında tarihsel olarak karşı-devrimci olan reformist, bürokratik veya küçük-burjuva partiler bulunmaktadır. Bu partiler, politik olarak işçi aristokrasisini, işçi bürokrasisini ve küçük-burjuvaziyi yansıtırlar; esas olarak da, metropolitan ülkelerde emperyalist sömürü masasından arda kalan kırıntılarla kendilerini besleyen veya işçi devletlerinde bu devletlerin yönetim masasının kırıntıları ile kendilerine ziyafet çeken ayrıcalıklı kesimleri temsil ederler. Dolayısıyla bu partiler, işçi sınıfının bir kesiminin, modern küçük-burjuvazinin veya bürokrasinin üst-yapısal ifadeleridir. Kast ettiğimiz bu partiler, sosyal-demokrasi ve onun farklı türleri, Stalinizm ve küçük-burjuva partilerdir.

Bu partiler, bir işçi devrimine öncülük ederek iktidarı alsalar dahi asıl rolleri o devrimin ulusal ve uluslararası çapta genişlemesine meydan vermemek olduğundan reformist ve genel anlamda karşı-devrimci olmaya, dolaylı veya dolaysız yoldan emperyalizmin uşağı olmaya devam edeceklerdir. Bu partilerin, esas olarak da İkinci Enternasyonal’in varlığı, sonradan kendisi de bürokratikleşip aynı görev için Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu zorunlu kılan Üçüncü Enternasyonal’in kurulmasını gerektirmiştir.

Bu tanımlama mutlak anlamda gereklidir çünkü Lenin ile Troçki'den sonra hiç bir devrimci diktatörlüğün (bir ekim devriminin) muzaffer olmadığı gerçeğinin tek geçerli açıklaması budur: Hiçbir devrim, Troçkist bir parti tarafından yönetilmemiştir.

Enternasyonalimizin ve Troçkist partilerimizin doğru bir tanımlaması mutlak bir ihtiyaçtır. Komünist Enternasyonal’in Altıncı Kongresi’nde sunulan ve Troçki tarafından ağır bir şekilde eleştirilen programdaki şu eski Stalinist-Buharinist ifadeyi tekrarlayan revizyonistlerle karşılaşıyoruz: bir partinin tanımlamasını devrimci öncü, Marksizmin teorisi ve deneyimin canlı örneği gibi ibarelerle biçim üzerinden yapmak. Çağdaş Stalinist-Buharinistler de benzer genellemeler dile getirerek Enternasyonalimizi açık ve kesin bir şekilde tanımlamaktan kaçınıyorlar; her şeyin ötesinde, partilerimizin sınıfsal karakterini veya proletaryanın hangi sınıfsal kesimine dayandığını belirtmekten geri duruyorlar.

Şu kesin ki bizim Enternasyonalimiz yaşayan tek Enternasyonaldir ve onun partileri de sürekli devrim için savaşan, diğer bir deyişle sosyalist bir topluma Geçiş Programı için ve proletaryanın, uluslararası devrim yolunda savaşmaya devam edecek olan devrimci diktatörlüğünü zor yoluyla kuracak olan bir işçi devrimi için mücadele eden yegâne partilerdir. Mevcut diğer işçi partileri, sosyal-demokratlar ve Moskova’nın, Mao’nun veya Kastro’nun Stalinistleri nesnel koşulların zorlamasıyla iktidarı alsalar dahi bürokratik, milliyetçi ve reformist bir diktatörlük dayatacaklardır; bu partilerin programı, tek ülkede sosyalizmin inşası ve emperyalizmle barış içinde bir arada var olmaktır ve programları böyle olmaya da devam edecektir. Uluslararası sosyalist devrim için savaşan yegâne dünya partisi bizim Enternasyonalimizdir; her ülkede bir ekim devrimi için mücadelede başı çekebilecek yegâne partiler bizim partilerimizdir. Bu yüzden, Enternasyonalimiz sadece proletaryanın tarihsel çıkarlarını değil ayrıca bu tarihsel görevleri gerçekleştirebilecek aynı sınıfsal kesimin, işçi tabanının, acil ihtiyaçlarını da yansıtmaktadır.

İşçi partilerinin ve Enternasyonalimizin bu en genel ama gerekli olan tanımı, merkezci olan, bir kutuptan diğerine salınan ve kendilerini devrimciyken reformist ve bürokratik hale dönüştüren veya bunun tam tersini yapan ara oluşumların mevcudiyetini reddettiğimiz anlamına gelmemektedir. Örneğin bu durum, Lenin ve Troçki yönetiminde devrimci bir parti iken Stalin yönetiminde bürokratik ve reformist bir parti haline dönüşen Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde ve Ekim Devrimi’ni yapma konusunda Bolşeviklerle anlaşınca küçük-burjuva reformist bir partiden devrimci bir partiye dönüşen ama daha sonra yeniden karşı-devrimin yörüngesine giren, Rusya’daki Sol Sosyal-Devrimci Parti’de meydana gelmiştir. Almanya’da da Bağımsız Sosyalist Parti’nin Komünist Parti’ye katılan merkezci hizbi örneği yaşanmıştır.

Dünyadaki işçi partilerinin bu iki büyük kategorisi arasında var olan bu melez olgular, onları ilgilendiren kendi dinamikleri ile tanımlanmalıdır. Merkezcilikleri onları ivedilikle Troçkizme doğru mu yoksa oportünizme, milliyetçiliğe ve reformizme doğru mu götürecek? Bu merkezci akımlara karşı tavrımızı belirlemek için zorunlu olarak bu soruyu sormamız gereklidir ve eğer bu sürecin en hızlı şekilde harekete geçebilmek için tespit etmemiz gereken hızlı bir süreç, bir hareket olduğunu biliyorsak bu soruyu sormaktan daha da fazlası gereklidir. Eğer birkaç ay sonra bu merkezci akım kendisini açıkça Troçkizme ve Enternasyonalimizle ortak iş yapmaya doğru yönlendirmezse, bu koşul altında o akım da tarihsel olarak burjuva karşı-devrimin etki alanı olan, aşırı sol yelpazenin veya küçük-burjuva partilerin katılaşmış merkezciliğinin bir başka türü haline gelir.

TEZ 34
ENTRİZM VE KİTLESEL MERKEZCİ EĞİLİMLERLE BİRLEŞME

Kitlesel akımları veya öncünün geniş kesimlerini kazanmak amacıyla Troçki tarafından 30’lu yıllar boyunca sosyalist partilere ilişkin kısa süreler için bir istisna olarak savunulan entrizm metodunu Troçkist hareket İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sürede defalarca uygulamıştır.

Fakat revizyonizm, entrizmin uzun süreli bir çeşidi olarak, komünist partilerin önderlerinin sözde devrimci çizgilerine eşlik etmek için bu partilere yönelik “kendine özgü” bir entrizmin gerçekleştirilmesini savunmuştur. Arjantinli Troçkistler, Peronizmin sendikal örgütü olan ‘62 Örgütler’e dolaylı nitelikte bir entrizm yapmışlardır. Diğer pek çok Troçkist örgüt, kendilerini o esnada kitle partileri haline dönüştürme noktasında olan sosyalist partilere entrizm uygulamışlardır, tıpkı CORCI’nin Portekiz Sosyalist Partisi PS ve Venezüella’daki MIR’a (Devrimci Sol Hareket) ve CORCI ile beraber FB’nin İspanyol Sosyalist İşçi Partisi PSOE’ye yönelik gerçekleştirdikleri entrizmler gibi. Ek olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası sürenin başlangıcından itibaren İngiltere’de İşçi Partisi’ne yönelik sürekli ya da neredeyse sürekli bir entrizm yapılmıştır.

Biz Troçkistler, işçi ve kitle hareketindeki oportünist örgütlere karşı cepheden bir mücadele yürütmek için ilkesel olarak bağımsız bir örgütüzdür. Bizim tarihsel ve temel görevimiz, kitle hareketinin karşı karşıya olduğu oportünist politikaya kendi politikamız eşliğinde karşı koymaktır. Dolayısıyla Troçki tarafından savunulan entrizm, bu ilkenin ihlal edilmesi olarak değil daha çok nesnel durumun ve bize doğmuş olan olanağın algılanmasıyla beraber başlayan, kısa süreli ve geçici olarak bir taktik manevra olarak gerçekleşmiştir. Somut gerçek olarak Troçki, kitlelerin sosyal-demokrat partilere katılan yeni kesimlerinin, güçlü sol eğilimler ya da en azından bizim gibi küçük propaganda gruplarına göre güçlü olan sol eğilimler yaratan sol bir çizgileri olduğunu fark etmişti. Böylece Troçki de bu partilere girmenin, bu sol eğilimleri Dördüncü Enternasyonal’e, bizim Troçkist duruşlarımıza süratle kazanmanın ve onların önderliklerinden kopmalarını sağlamanın zorunlu olduğu sonucunu çıkarmıştır. Troçki, şu dayanak noktasından yola çıkmıştı: Herhangi bir ilerici merkezci akım, eğer hızla Dördüncü Enternasyonal’e katılmazsa bir daha kazanılması imkânsız olacak bir şekilde merkezci bir örgüt veya eğilim olarak billurlaşır ya da kendisini aşırı-sol veya sağ-kanat bir akıma dönüştürerek çizgisini değiştirir. Bundan dolayı Troçki, entrizmi Dördüncü Enternasyonal’e yüzlerce veya binlerce militan kazanmak, sosyalist partilere katılan ve günden güne devrimi yapmak için solcu duruşlara kayan o genç işçileri ve öğrencileri kazanmak için geçici ve kısa süreli hızlı bir manevra olarak düşünmüştür.

Troçki tarafından savunulduğu şekliyle entrizm, kitle örgütleri içinde gerçek anlamda ilerici olan merkezci eğilimlerin ortaya çıkması gibi sosyal politik bir gerçeğe ilişkin bir sorundu. Entrizm, pek çok taktik arasından sadece bir tanesiydi. Troçki’nin entrizm ve ilerici merkezci akımlarla ilişki sorunlarını ele alma metodu hala geçerlidir ve çok daha da önem kazanacaktır. Doğrusal bir yol izleyerek militanların evrimsel birikmesiyle, düzenli ve yöntemli bir büyüme aracılığıyla büyük kitlesel Troçkist partiler inşa etmek imkânsızdır. Bu inşa süreci, tek tek ülkeler ölçeğinde olduğu kadar uluslararası ölçekte de birleşmelerle ve ayrışmalarla gerçekleşecek şiddetli bir süreç olacaktır. Eğer karşı-devrimci aygıtların krizine ve devrimci yükselişe rağmen kendini Troçkist veya Troçkizan duruşlara yönlendiren büyük akımlar ortaya çıkmazsa, o zaman kitlesel etkiye sahip güçlü Troçkist partileri bir kaç sene içinde inşa etmek imkânsız olacaktır.

Troçkizm, geleneksel partilerden veya sendikal hareketten ortaya çıkan ve kendisini devrimci duruşlara doğru yönlendiren her akıma karşı esnek, zeki, dikkatli ve geniş bir politikaya sahip olmalıdır. Fakat bu esnek ve geniş politikanın uygulanması ilkelerin gizlenmesi pahasına olmamalıdır, o akımların olgunlaşmamış duruşlarına uymak ve onlara uyarlanmak pahasına da olmamalıdır. Geniş politika, devrimci programımızın üzerinde mutabık olunan temel noktaları hakkında ortak bir örgüte doğru yönelen ortak bir faaliyetin sağlanmasıyla başlayacaktır. Partiyi inşa ederken, biz Troçkistler olarak, kitle hareketinde ortaya çıkan bu akımları kendi Troçkist duruşlarımıza taşıma sürecinde, ortak bir cephe veya parti yaratana kadar onlarla devrimci eylem birliği sağlamamıza imkân verecek olan devrimci duruşları, tüm programımızı değil fakat onun temel duruşlarını, ifade etme yeteneğine sahip olmalıyız. Kendini bize doğru yönlendiren her örgütle bu ortak faaliyetleri ve hatta mümkünse ortak örgütleri hızlı bir şekilde elde etmek, onların merkezci örgütler olarak billurlaşmaları gibi büyük bir tehlikeden kurtulabilmek için birincil önemdedir. Böyle kitle akımları ortaya çıktığında, ki ortaya çıkacaklardır ve bizim partilerimizin kitle partileri haline dönüşmesinde belirleyici bir etken olacaklardır, başlıca görev onların kendi örgütlerini ve önderliklerini oluşturulabilmelerini, ki böyle bir durum bu akımların çoğunluğunun bizim politikamız ve programımıza dâhil olmasını çok daha zorlaştırır, kesin bir şekilde engellemek için ortak bir örgüte ve ortak bir devrimci partiye doğru onlara çok daha net bir dinamik verebilmektir.

Entrizm, kitle partilerinden veya kitle örgütlerinden doğan ve kendini devrimci duruşlara doğru yönlendiren her merkezci örgüte karşı sahip olmamız gereken bu politikanın bir parçasıdır. Entrizm yapmak için, bu merkezci eğilimin henüz ortaya çıkmış olması ve bunun nesnel bir gerçek olması zorunludur. Merkezci bir örgüte, o eğilimin gelecekte ortaya çıkma “olasılığı” için entrizm yapmamalıyız. Böyle bir verili durumda, entrizmin başarıyla gerçekleştirilebilmesi için iki temel koşula ihtiyaç olduğu gerçeğinin farkında olmalıyız: ilk koşul olarak, karşı-devrimci aygıtların büyük baskısına karşı koyabilecek sağlam Troçkist kadroların varlığı ve ikinci olarak da entrizmi kısa süreli taktik bir manevra olarak gerçekleştirmek. Birkaç yıldan fazla süren her entrizm, kendi militanlarımızı ve örgütlerimizi, politikalarını entrizm yaptıkları organizmaların önderliklere cevap üretmeye bağlı şekilde yönlendiren ve esas olarak da kitlelere yönelik kendi faaliyetini o karşı-devrimci aygıtların dar gömleğinin iki yakası arasına hapsetmeye başlayan militanlar ve örgütler haline dönüştürmekte olduğumuz anlamına gelir. Entrizmde yer alan her militan, o önderliklerin politikasına gün be gün bir cevap vermeye zorlanacak ve kitlelerin günlük mücadelesine ise cevap veremeyecektir; içinde faaliyet gösterdiği ortama, ne bize ne de bir bütün olarak kitle hareketine ait olan bu politik ortama kaçınılmaz olarak uyarlanması oluşacaktır. Bu durum, kitle hareketinin tamamıyla bürokratik ve reformist aygıtların denetiminde olan bir kesimine adapte olmaktır. Entrizm, dolayısıyla sadece kısa süreli olmalıdır. Tüm deneyimler, uzun süreli bir entrizmin moralleri bozduğunu ve hiçbir zaman partilerimizde büyük bir büyümeye götürmediğini göstermektedir.

Reformist politik örgütlere yönelik uzun süreli, hatta belki de bir dakikalığına bile, entrizm yapmamak için yukarıdaki sebebe ek olarak yanında ilkesel olarak başka bir sebep daha bulunmaktadır: sosyal-demokrat partilerde İkinci Dünya Savaşı sonrası sürede gerçekleşen derin değişim. Bu savaş öncesinde sosyal-demokrat partiler, kitle hareketinin öncüsündeki bir kesimi örgütleyebiliyorlardı. Bu partilerin binaları, işçi hareketinin bir kesimi için buluşma noktası ve tartışma merkeziydiler. Sosyalist bir partinin üyesi olmak, faaliyette olduğumuz ülkenin işçi sınıfının önemli bir kesimiyle ilişkiye geçmek anlamına geliyordu. Fakat bugün, bu partiler radyo ve televizyon yüzünden boşalmış ve kitle hareketinin neredeyse hiçbir kesimini örgütlememektedirler; bu partiler radyo ve televizyon aracılığıyla işçi sınıfının sadece bir kesiminin oylarını almakta ve bunların denetimini de emperyalizmin ve kapitalizmin lütfüne vermektedirler. PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) bir lideri, on dakikalık televizyon konuşmasını on bin militana tercih ettiğini söylemiştir; bu ifade, işçi tabanının denetimi ve baskısından kurtulabilmek için militanları kendi partilerinden uzak tutan sosyal-demokrat partilerin yeni yönelişi hakkında kesin bir ifadedir.

Sendikalar için yukarıdaki durumun tam tersi geçerlidir. Bu örgütlerde entrizm bir zorunluluktur. Sendika, neredeyse dünyanın her ülkesinde örgütlü işçi sınıfının en önemli kesimlerini bulacağımız yerdir; sendika, sınıfın aktif olduğu ve kendisini kitlesel olarak ifade ettiği yerdir. Tüm bu kitle örgütlerinin içine girmeliyiz ve bu amaç için her türlü gizli taktiği dahi kullanarak inatçı bir şekilde orada kalmalıyız. Fakat sendikalara yönelik bu entrizm politik bir entrizm değildir. Parti, bağımsız olarak kendi politik faaliyetine devam eder; sendikanın sahip olduğu önderliğin türünden bağımsız olarak, militanlarının kitlesel sendika örgütleri içindeki entrizmini yönetir ve militanların bu örgütün çatısı altında kalmalarını sağlar. Parti politik olarak işçi hareketini bir bütün olarak adres göstermeye, Troçkist politikayı savunmaya ve onları kitleselleştirmeye devam eder. Uygun koşullar altında, taktik ve kısmi bir manevra olarak, partinin bir kesimi veya birkaç militanı tarafından, reformist veya komünist partilerin, gençlik ya da işçi kesimlerine sektörel veya bireysel bir entrizm gerçekleştirildiğinde de (ki bu tamamen meşru ve yararlı bir çalışmadır) aynı durum geçerlidir.

TEZ 35
PROPAGANDA, AJİTASYON VE EYLEM. SLOGANLARIN ROLÜ

Marksizm, propaganda ile ajitasyon arasındaki ilişkiyi ve ayrımı yüzyılın başından beri net bir şekilde tanımlamıştır. Propaganda, pek çok fikrin birkaç insana açıklanmasıdır ve diğer yanda ajitasyon ise birkaç fikrin pek çok insana açıklanmasıdır.

Ajitasyon sloganlar aracılığıyla, propaganda ise makaleler, söyleşiler, konferanslar, dersler ve kitaplar aracılığıyla gerçekleştirilir; ama bu durum, sloganlarımızı makaleler ve hatta bildiriler, söyleşilerle de açıklayıp desteklemediğimiz anlamına gelmez. Fakat ajitasyon yoluyla netleştirmeye çalıştırdığımız az miktardaki düşünce, sloganlar içinde ifade edilmelidir; sloganlar, işçilerin ve halkın konuşma tarzına hitap edebilen ve aktarmaya çalıştığımız düşünceyi net bir şekilde biçimde belirten ifadelerdir. Amacımız kitlelerin seferberliğini sağlamak olduğundan, Marksizmin en zor tarafı bu ifadeleri veya sloganları yaratabilmektir. Bu bir bilimdir, bir sanattır. Aynı bizim işçi sınıfını seferber edebilmek için geniş kitlelerce anlaşılabilir deyimler geliştirdiğimiz gibi karşı-devrimci aygıtlar aynı şeyi yapmaktadır: Onlar da geniş kitlelerce anlaşılabilecek sloganlar ve deyimler formüle etmekte fakat bizimkine tam ters bir amaç için, kitlelerin seferberliklerini sona erdirmek için, bunu yapmaktadırlar. Fransız Komünist Partisi, grevler dalgasını ve Fransız proletaryasının devrimci seferberliği sürecini dizginlemek için İkinci Dünya Savaşı sonrasında ünlü ‘Önce Üretim’ sloganını yaygınlaştırmıştır. Peron da aynı şekilde 1955’te iktidardan tekmelendiği zaman, Arjantin işçilerinin seferberliğini, hükümet ve devlet aracılığıyla daha fazla denetim altında tutamadığı bir işçi hareketinin seferberliğini dizginlemek için o ünlü “Atın eyerini çıkarma, bekle hava açılsın” (bekle ve gör) sloganını ortaya sürmüştür.

Bizim amacımız bunun tam tersidir: İşçi hareketinin kavrayabileceği ve bu kavrayışı üzerinden seferberliğe, eyleme geçebileceği sloganlar ve deyimler bulmalıyız. İki tür slogan vardır. Bazı sloganlar, yakın zamanda bunun bir olanağının olmadığı durumlarda dahi kitle hareketini eyleme geçmeye ikna etmeye çalışır. Bu sloganların ajitasyonunda bulunmamak için ortada hiçbir sebep yoktur. Örneğin, Soares ve Alvaro Cunhal beraberce hükümet olmalıdır sloganı Portekiz’de yaygın bir slogandı. Her ne kadar sınıf mücadelesinin durumu, Soares ve Cunhal’ın partilerinin ihaneti ve bizim kendi güçsüzlüğümüz itibariyle bu iki partinin Soares-Cunhal hükümeti için birleşip mücadele etmeyeceği gerçeğinin farkında olsak dahi bu durum, bu sloganın ajitasyonunu yapmamalıyız anlamına gelmez. Bunun yanında başka bir türden sloganlar da vardır: bir bütün olarak kitle hareketinin veya öne çıkan bazı kesimlerinin, bir eylemi lehindeki ya da bir eylemini veya bir seferberliğini olanaklı kılan sloganlar. Örneğin, işçilerin içinde greve dair önemli bir bilinçliliğinin bulunduğu ve bir greve veya benzeri bir seferberliğe gitme yönünde güçlü bir basınç bulunduğu bir durumda bizim bir grev çağrısında bulunmamız. Bunlar eyleme geçme lehindeki sloganlardır. Parti, hangi sloganın eylem için uygun olduğunun tahlilini yaptıktan sonra bu eylemin kitle hareketi tarafından gerçekleştirebilmesi için her türlü çabayı sarf eder çünkü bu eylem mümkündür, bu eylem için gerekli koşullar mevcuttur.

Her slogan, işçi ve kitle hareketinin mevcut durumuna bir cevap verebilmelidir çünkü her slogan kitlelerin acil ihtiyaçlarının ve mevcut bilinçlilik seviyesinin bir bileşimidir. Seferber edici bir slogan yaratabilmek için kitlelerin salt acil ihtiyaçlarını göz önüne almamalıyız, sloganı oluştururken kitlelerin mevcut bilinçlilik seviyesinden işe başlamalıyız. Bir seferberlik yaratabilme amacı çerçevesinde çaba sarf etmemiz gereken şey, sloganın hem kitle hareketinin acil ihtiyaçlarının hem de mevcut bilinçlilik seviyesinin bir bileşimi olmasıdır. ABD’deki işsizlik (acil ihtiyaç) ve işçilerin Roosevelt’e güvendiği gerçeği (mevcut bilinçlilik) ile yüzleşirken, herkese bir iş vermesini için Roosevelt üzerinde basınç yapmak gibi seferber edici bir slogan yükseltmeyi savunan Troçki’nin izlediği yol tam da budur. Bu slogan, bir taraftan ABD proletaryasının düşük bilinçlilik seviyesini (emperyalizmin ve tekellerin uşağı olan bir hükümete güvenmesi) ve diğer taraftan da işsizliğin üstesinden gelme ihtiyacını hesaba katmıştır. Eylem amaçlı bu slogan (Roosevelt üzerinde baskı kurmak veya ondan iş talep etmek) oportünistçe görünebilir ama eğer işçileri seferber etmenin en iyi formülü buysa, eğer işçilerin seferberliğine yönelik bir köprüyse, eğer işçilerin birliğini ve mücadeleye atılma kararını ilerletiyorsa bu slogan bizim Troçkist bakış açımızdan doğru bir slogandır. Troçki, işçi sınıfının bilinçlilik seviyesiyle, bu seviye ne olursa olsun sloganlarımızı eşleştirme konusunda gerçek bir ustaydı.

Bu düşünme tarzı, partilerimizi kitlesel etkisi olan partilere hızla dönüştürebilmek için esastır. Troçki öldüğünden beri, karşı-devrimci aygıtların olağanüstü gücünün nesnel şartlarına da bağlı olarak kendimizi propagandist bir faaliyetle sınırlama ve sınıf mücadelesinin her anı için devrimci bir partinin en önemli bilimi ve sanatı olan uygun sloganlar yaratmayı terk etme eğiliminin acısını çekiyoruz. Acilen bu bilimi ve sanatı tekrardan elimize almalıyız. İşçi sınıfının düşük bilinçlilik seviyesine uygun sloganlar üretmenin önündeki önyargıyı yıkmalıyız. Aylar ve aylar, ve hatta yıllardır süren genel ve propagandist sloganlar fetişizminden kurtulmalıyız. Bir Marksist için kesinlikle gerçekten zor olan şey, sınıf mücadelesinin durumundaki değişimlere göre sloganları değiştirmeye devam etmek için gerekli çabukluğa sahip olmaktır. Dünyanın tüm ülkelerinde sınıf mücadelesinin her dakika değişmekte olduğu gerçeği dolayısıyla sloganları çabuk değiştirebilmek ihtiyacı mutlak bir ihtiyaçtır. Şöyle bir yasa ifade edebiliriz: İçinde yaşadığımız bu devrimci çağda hakikî bir Troçkist parti, sloganlarını yöntemli olarak birleştirmeyi ve değiştirmeyi sürdüren partidir. Sınıf mücadelesinde bu kesintisiz değişimler zamanında aynı sloganları ve analizleri sürdüren her Troçkist parti hatalıdır ve sahte bir Troçkist partidir.

Bunun anlamı, devrimci bir partinin her zaman sadece tek bir slogan yükselttiği değildir tabii ki. Sınıf mücadelesinin karmaşıklığı, kitle hareketinin değişik kesimleriyle onun müttefiklerinin ihtiyaçları ve koşullardaki değişiklikler, Troçkist politikanın kendisini her zaman bir slogan grubu aracılığıyla, bazı sloganlar belirleyici olanlar olduklarından dolayı daha fazla bir ağırlık taşısalar da bir araya getirilmiş farklı sloganlar aracılığıyla, ifade etmesini gerektirmektedir. Fakat belirleyici sloganlar, izole edilmiş halde değil diğer sloganlarla birleştirilmişlerdir. Yapmamız gereken, kendi aralarında değişen bir yapıya sahip birkaç sloganın net bir bileşimini yaratmaktır.

Bolşevik Parti şu sloganları yükseltmişti: “Kurucu Meclis”, “Bütün iktidar sovyetlere”, “Burjuva bakanları reddedin”, “Kahrolsun Kornilov”. Birkaç aylık kısa bir zaman zarfında, farklı sloganlar ortaya çıkmış ve öne çıkmaya başlamıştı; fakat bu sloganlar, “Bütün iktidar sovyetlere” sloganı ekseni etrafında kurulmuş (ki bu eksenin kendisi de sürekli değildi) bir bileşke içindeydi. Bu mükemmel örnekler, tüm Troçkist partilerce özümsenmelidir. Partilerimize karakterini veren ana faaliyetimiz budur: Eğer bu faaliyet propagandist ise, kitle hareketine yönelik değilse ve eylem için değilse, o zaman partilerimiz propagandist sektler halinde kalmaya devam edecek ve kitle partileri olamayacaklardır.

TEZ 36
İLKELER, STRATEJİLER VE TAKTİKLER

Sloganlar arasında bulunan ilişkinin aynısı hem ilkelerle strateji ilişkisinde hem taktikler arasındaki ilişkilerde hem de bunların sloganlarla olan ilişkilerinde de geçerlidir. Bizim hareketimizin özü niteliğinde olan bazı ilkelerimiz vardır: sınıf işbirliğine ve halk cephelerine karşı muhalefetimiz, en uzlaşmaz sınıf mücadelesine verdiğimiz koşulsuz desteğimiz, işçi sınıfının bağımsızlığı için, sosyalist devrim için, proletaryanın devrimci diktatörlüğü için ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakları için verdiğimiz mücadelemiz gibi ilkeler. Bu ilkeler, her eylemimizde, her sloganımızda, her konuşmamızda veya her propaganda makalemizde mevcut olmalıdır fakat bu ilkeler, stratejiyle ve taktiklerle karıştırılmamalıdır.

Bu devrimci çağda biz Troçkistler iktidarın fethine kadar sadece iki stratejiye sahibiz: işçi sınıfı ve müttefiklerinin sürekli seferberliğini sosyalist bir ekim devrimine ulaşana dek ilerletmek ve bunun yanında bu devrime önderlik edebilecek hale gelmesi için partimizi kitle etkiye sahip bir partiye dönüştürerek partimizi güçlendirmek ve geliştirmek. Diğer bütün şeyler, bütün faaliyetimiz sadece araçtır, kısa ya da uzun süre kullanılan ve az ya da çok önemli olan ama sadece bu iki büyük stratejik amacın hizmetindeki araçlardır. Bir taktik ile bir strateji, diğer bir deyişle bir araç ile bir nihai amaç asla birbirine karıştırılmamalıdır. Bir taktiği bir stratejiyle karıştırmak, bir aracı kendi içinde bir amaca dönüştürmek anlamına gelir. Dördüncü Enternasyonal içindeki revizyonizmin, taktikleri ve araçları stratejilere dönüştürme eğilimi bulunmaktadır. Örneğin geçici, kısa vadeli ve istisnai bir araç olan entrizm “kendine özgü” bir entrizme, on sekiz yıllık tam bir stratejiye dönüştürülmüştür. Aynen sloganlar gibi araçlar da düzenli olarak değişir. Seçimlerin olduğu bir aşamada, seçimin olmadığı bir aşamaya göre başka araçlarımız ve taktiklerimiz vardır. Genel grev olasılığının olduğu bir aşamada, böyle bir olasılığın mevcut olmadığı aşamada olduğundan farklı araçlarımız vardır. Eğer bulunduğumuz aşama bazı sendikalarda veya sadece tek bir fabrikada bile grev olasılığı yaratıyorsa araçlarımız yine farklıdır. Eğer işçi sınıfının müttefiklerinin mücadeleleri yaşanıyorsa araçlar, mesela taktikler değişir. Hiçbir devrimci parti, kendisinin sürekli faaliyetini yani stratejisini bir genel grev olarak, birleşik bir işçi cephesi olarak, bir işçi-köylü hükümeti olarak, genel olmayan grevler olarak, işçi denetimi olarak, fabrikaların işgali olarak, entrizm olarak ya da seçimlere katılmak olarak ifade ederek kendi elini ayağını bağlamamalıdır.

Tıpkı sloganların değiştiği gibi taktikler de değişir. Araçlar ve sloganlar değişken olmalı, yoğrulabilmeli, gündeme bağlı olmalı ve düzenli bir şekilde değişmelidir. Fakat bu durum bir taktiğin kendi içinde ona tabi olan araçları olamaz anlamına gelmez, bu anlamda bir seçim stratejisinden ve bu strateji için kullanacağımız araçlar olan seçim taktiklerinden bahsedebiliriz. Ama içinde yaşadığımız bu çağda sadece iki stratejimiz var ve geriye kalan her şey sürekli olarak sınıf mücadelesinin durumuna göre kullanıp daha sonra terk ettiğimiz araçlar veya taktiklerdir.

En ciddi hata taktik ve sloganları ilkelerle stratejiyle veya propagandayla karıştırmaktır. Biz ilkesel olarak tüm burjuva demokratik kurumların yıkılmasını savunmaktayız, bilhassa bu kurumların yarı-Bonapartist ve Bonapartist rejimlerin zarfı haline geldiği bu çağda bunu daha da fazla savunmaktayız. Fakat bu bir ilkedir, propaganda için değildir. Burjuva devlet iktidarının organlarının yıkımı yönündeki bu ilke ve stratejimiz, seferberliği bu doğrultuya yöneltebilmek için acil ihtiyaçlar ile bizim ve kitlelerin sahip olduğu araçlarla ve kitlelerin bilinçlilik seviyesiyle taktiksel olarak ve sloganlar açısından eşleştirilmelidir. Bu demektir ki kitleleri taktiksel olarak belki şu yöndeki taktiklere ve sloganlara doğru seferber edebiliriz: ‘Gelin güvendiğiniz parlamentodan bunu talep edelim, gelin bunu parlamentodaki partilerinizden talep edelim, gelin bunun için veya şu kazanım için seferber olalım’. Düşük bilinçlilik seviyesine sahip olan ve bu organlara birer kazanımmış gibi inanan kitle hareketini eğitmek için en iyi yol bu olabilir. Fakat bu organlara bizim de inandığımızı falan asla söylememeliyiz çünkü bu ilkelerimizi ihlal etmek olur.

Bu ifade aynen Troçki’nin Roosevelt’ten iş talep etmek üzere seferber olmak için kullandığı ifadenin olduğu gibi çok daha “solcu” bir ifadedir. Kitlelerin bilinçlilik seviyesi onları seferber etmek için uygun olan taktik ve sloganları bize göstermektedir. İlkeler ve strateji ile taktikleri ve sloganları birbirine karıştırıp uygun slogan ve taktikleri reddetmemeli ve kitlelerin bilinçlilik seviyesinin üstünden atlamamalıyız. Eğer bu yoldan ilerlemezsek, eğer sırf ilkelere sahip olmamızla ve propaganda yoluyla ilerleme kaydettiğimize inanmak hatasına düşersek o zaman en az revizyonizmin bizim karşı çıktığımız, strateji ve ilkeleri sadece birer taktik ve slogana çevirmek suçu kadar büyük bir suç işlemiş oluruz. Revizyonistlerin anlayışına inanan biri ilkelerin birer taktik ve birer araçtan öte olmadığını ifade eder. Oysa taktikler kategorisiyle her ne kadar çok yakından ilişkili de olsa ilkeler kategorisi taktiklere karşıt bir kategoridir, çünkü her taktik bir araçtır ve her ilke ise bir stratejiden bile çok daha fazlasını ifade eder, her ilke politikamızın temel bir dayanağıdır. Her taktik, mutlaka ilkeli olmalıdır, ilkelere dayanmalıdır ve her ilkenin de araçlar aracılığıyla ifade edilmek zorunda olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca bu kategorilerin her biri kendi ortamına sahiptir. Taktiklerin ortamı aynı sloganların ortamı gibi tarihsel değil dolaysız bir ortamdır, acil ihtiyaçların ve kitle hareketinin, her ne kadar geri olursa olsun mevcut bilinçlilik seviyesinin ortamıdır. Eğer bir araç bu koşullara uymuyorsa o artık bir araç değildir ve sadece ilkeleri tekrar etmektedir.

TEZ 37
BİRLEŞİK İŞÇİ CEPHESİ

Birleşik işçi cephesi, oportünist işçi partilerine ilişkin Leninist partinin en iyi taktiklerinden birisidir; ama ne bir strateji ne de bir ilkedir. Her slogan ve her taktik gibi bu taktik de nesnel koşullara bağlıdır. İşçi hareketinin birleşme yönünde mevcut ve zorunlu bir ihtiyacı varsa ve işçi hareketi içinde, esas olarak da bu hareketin çoğunluğunda ve en geri kesimlerinde, bu ihtiyaca dair bir bilinçlilik mevcutsa ancak o zaman bu taktiğe başvurabiliriz. Eğer bunlar mevcut değilse, bu zaten açık seçik ortada olan bir ilkenin resmi bir ilanı olacaktır o kadar. Bunun anlamı, birleşik cepheyi savunmanın genel anlamdaki koşullarının ancak burjuva sınıfının gözü dönmüş bir saldırganlığının mevcudiyeti altında ortaya çıktığıdır çünkü ancak o zaman işçi sınıfı kendisine karşı yapılan vahşi saldırının acısını çeker ve bu saldırıya birlik halinde bir cevap vermek ister. Birleşik cephenin kurulacağı anlar dolayısıyla işçi sınıfının yaşam standartlarına yönelik vahşi bir saldırının var olduğu ya da Bonapartist veya faşist bir darbe tehlikesinin oluştuğu anlardır. Bu anlar, proletaryaya yönelik şiddetli ekonomik veya politik saldırıya karşı tüm işçi partilerine mücadele çağrısı yapma zamanlarıdır. Savunmacı bir eylem için işçi sınıfının tam birliğini hedefleyen bu çağrı sayesinde iki amaca ulaşırız: Eğer diğer partiler birleşik cepheyi kabul ederlerse, o zaman işçi sınıfının muazzam bir eylem birliği elde etmiş oluruz ki bu da gelecekteki saldırı amaçlı seferberliklerin yolunu açacaktır; yok eğer işçilerin önderlikleri kabul etmezlerse o zaman da kitle hareketi önünde bu önderliklerin maskelerini düşürebiliriz.

Üçüncü Enternasyonal’in birleşik cepheye dair geleneksel ifadesi budur. Fakat Üçüncü Enternasyonal tarafından hazırlanmış pek çok teorik kategori için geçerli olduğu gibi bu kategoride de gerçek hayat, kendisinin politik teorik ifade edilişinden çok daha zengin olduğunu kanıtlamıştır.

Öyle ki fabrika komiteleri, sovyetler ve sendikalar gibi taban örgütlerince işçi sınıfının, kendi partilerince kabul edilen veya edilmeyen, hakikî birleşik cepheleri yaratılmıştır ve bunlar hala da mevcuttur. Koşullara bağlı olarak savunmacı olduğu kadar devrimci bir karaktere de sahip olabilecek olan bu örgütlere ilişkin Enternasyonalimiz, bu örgütlerin hiçbiriyle denk tutulmaksızın onları geliştirmek yönünde sürekli bir politikaya sahiptir; biz, sınıf mücadelesinin kitlelerin içinde yaşadığı aşamasına bağlı olarak bu örgütlerin kurulması için çağrıda bulunuruz. Bu alanda bizim sürekli bir aracımız, taktiğimiz veya sloganımız yoktur. Belli anlarda sendikaların güçlendirilmesi için veya devrimci sendikalara dönüştürülmeleri için savaşırız ya da devrimci ve kitlesel bir sendika kurarız. Başka anlarda, fabrika komiteleri ve daha başka anlarda ise sovyetler ve milisler söz konusu olabilir. İşçi partilerine karşı kitle hareketinin eylemi için birleşik cephenin böyle örgütlerinin kurulmasını savunmaktan asla çekinmeyiz. Fakat böyle bir durumda ifademizin vurgusunu diğer partiler üzerine yapmayız; ifademizde aslen birleşik cephenin bu tip örgütlerini yaratmak için kitle hareketine yaptığımız çağrıyı vurgularız.

TEZ 38
PARTİMİZİN VE ENTERNASYONALİMİZİN ÖRGÜTSEL KARAKTERİ

Bütün partilerimiz ve bir bütün olarak Enternasyonalimiz, Bolşevik Parti’nin yapısına kendi örnekleri olarak iftiharla sahip çıkmaktadır. Bunun anlamı şudur: Biz partimizin bir taraftan profesyonel devrimcilerden oluşması ve diğer taraftan da demokratik merkeziyetçi bir işleyişe sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Merkeziyetçiliğin her Troçkist parti için baş zorunluluk olduğunu her zamankinden daha fazla savunuyoruz. Bu devrimci çağda yalnızca burjuvazinin devleti, burjuva partileri ve faşist gruplar değil aynı zamanda, çok haklı olarak, bizi can düşmanları olarak gören oportünist partiler de acımasızca Troçkizmin peşine düşmektedirler. Dahası, partilerimiz ayaklanmayı yani iktidarın zaptı için silahlı mücadeleyi gerçekleştirmek üzere inşa edilmektedir ve bu hayati önemdeki amaç, sadece katı bir disiplinle elde edilebilir ki bu disiplinin de tek garantisi merkeziyetçilik ve ancak profesyonel militanların sahip olabileceği tarzda bir kendini adamışlıktır.

Ne var ki aynı zamanda parti içinde de en mutlak demokrasiye sahip olmalıyız; partinin bir yöneliş geliştirmesinin yegâne yolu olarak işlev gören de partinin tümünün ve kitle hareketinin deneyiminden faydalanmayı olanaklı kılan da bu mutlak demokrasidir. Diğer taraftan, oylanmış olan yönelişlerin doğru ve demokratik bir bilançosunu çıkarmanın tek yolu da budur.

Eğilim ve hizip kurma hakkı olmaksızın demokrasi mümkün değildir. Ama bu istisnai bir haktır çünkü eğilimlerin ve hiziplerin oluşması, faaliyet için merkezileşmiş bir parti için bir felakettir. Partinin tüm organlarında düzenli ve sürekli olarak tartışma yürütülmesi, Troçkist bir parti için politik işleyişin ve netliğin en önemli aracıdır. Parti, her zaman düzenli olarak tartışmalıdır; doğru bir yönelişe ve en iyi sonuca ulaşmak için parti, tartışmalar ve fikri çatışmalar yoluyla bireysel tecrübeleri veya farklı organların ve faaliyetin farklı kesimlerinin deneyimlerini incelemelidir. Lakin parti eğer örgütlü gruplar, hizipler ve eğilimler aracılığıyla tartışmaya devam ederse sürekli tartışmanın bu avantajı ve erdemi tam zıddına dönüşür; ve hatta tüm zaman boyunca bu böyle devam ederse daha da kötü sonuçlar doğar; hizipler artık hizip olmayı bırakıp kendilerini ayrı birer çeteye çevirirler. Parti, kitle hareketine doğru birlik halinde faaliyet yürütemez tersine daha çok kendine doğru yönelir ve felç olur; sürekli polemiklerden oluşan parlamento benzeri bir ortam yaratılır ve birlik halinde faaliyette bulunmaktan kaçınılmaz olarak vazgeçilir. Partinin ana faaliyeti tartışma haline gelir ki bu da esasen kitle hareketinin içinde mücadele etmeyi durdurması demektir. Tartışma, faaliyetimiz için temel ve belirleyici bir araçtır ama sadece bir araçtır. Sürekli hiziplerin ve eğilimlerin varlığı, tartışmayı merkeziyetçiliğin ve kitle hareketi karşısında birleşik faaliyetin bir aracı olmak yerine kendi içinde bir amaca dönüştürür.

Profesyonel militanlar, demokratik merkeziyetçilik ve sürekli tartışma kadar önemli bir özellik olan organlardan oluşma özelliği, her Bolşevik Troçkist partinin sahip olması gereken bir niteliktir. Troçkist bir parti eğer bir eğilimin, propaganda grubunun veya bir hareketin niteliklerine sahipse o zaman ismini hak etmiyor demektir. İşçi sınıfı, burjuvaziyi ancak çelikten bir örgüte sahipse bozguna uğratabilir. İşçi sınıfının bu ihtiyacı, partilerimizce sahiplenilmeli ve pekiştirilmelidir. Partilerimizde her şey organlar aracılığıyla yapılmalı ve hiçbir şey organlar dışında olmamalıdır. Gerçekte kimin militan olduğunun ve kimin olmadığının açıkça anlaşılmasını ancak bu sağlar. Yalnız, partinin bir organına bağlı ve onun disiplinine tabi olanlar militandır. Bunun yanında organlar arasında katı bir hiyerarşi mutlak bir gerekliliktir. Partilerimizde tartışmanın ve yürütmenin sürekli diyalektiği içinde olan yönetici, taban ve ara organlar bulunmaktadır. Organların üstünden atlamak veya onları tavsamak, genel toplantılarda kadrolara başvurmak bile Bolşevik örgütlenmenin inkârıdır. Mevcut organların birbirine karıştırılması, demokrasi olacaktır ama asla Bolşevik bir yapı olmayacaktır. Sekreterlik, Yürütme Komitesi, Merkez Komite ve bölgesel komite ile grupların parti yapısı içerisinde kesin ve belli konumları vardır.

Hiyerarşik organlar aracılığıyla yürütülen bu işleyiş, partilerimizin kitlesel etki kazandıkları zaman da Bolşevik iç işleyişlerini korumalarının tek garantisidir. Kitlesel etkisi olan ama eylem zamanı geldiğinde anarşizanlaşan ve devrimci bir ordunun, çağımızın koşullarının gerektirdiği merkeziyetçiliği ve disipliniyle hareket etmekten aciz Troçkist hareketler yaratmak gibi ciddi bir tehlikeden ancak bu sayede sakınabiliriz.

TEZ 39
SÜREKLİ DEVRİM KURAMININ VE EŞİTSİZ-BİLEŞİK GELİŞME YASASININ GÜNCELLİĞİ

Geçiş Programı’na ve Troçkizme nasıl her zamankinden daha fazla sahip çıkmalıysak sürekli devrim kuramını da aynı şekilde savunmalıyız. Ama kuram ile sürekli devrim tezlerinin yazılı metnini birbirinden dikkatlice ayırt etmeliyiz. Sürekli devrim tezleri bazı yönlerden aşılmıştır ve bunu ne kadar kısa sürede algılarsak revizyonizme karşı o kadar kısa zamanda daha iyi bir şekilde mücadele edebiliriz.

Sürekli devrim tezleri, politik devrimi hesaba katmamaktadır. Hesaba katamazlar çünkü o tezler kaleme alındıkları zaman tarihsel gerçek, bürokratikleşmiş bir işçi devletinin varlığını henüz kapsamamaktaydı. Fakat bugün bu yeni gerçek, politikamızın ve sürekli devrim kuramının temel bir bölümüdür. Bugün biçimsel demokratik görevlerin, demokratik içerikli görevlerin ve şubat devrimlerinin yanı sıra politik devrim de dünya sosyalist devriminin bir parçasıdır. Demokratik görevler, şubat devrimleri ve politik devrimler sosyalist devrimin parçalarıdır. Görevlerin bu bileşimi sadece dünya çapında değil geri kalmış olsun olmasın, emperyalist bir devlet veya bürokratikleşmiş bir işçi devleti olsun fark etmeksizin her ülke ölçeğinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, karşı-devrimci bürokratik aygıtlara karşı mücadele, politik devrimin bir ifadesi olarak ileri kapitalist ülkelerde de ortaya çıkmaktadır. Aynısı demokratik görevler için de geçerlidir.

Benzer bir durum, sürekli devrim tezlerinin başlangıç bölümünde gördüğümüz burjuva-demokratik devrimler kategorisinde de gerçekleşmiştir. Günümüz dünyasında artık egemen bir feodalizm var olmadığından ve yalnız kapitalizm ile emperyalist egemenliğin farklı dereceleri mevcut olduğundan dolayı bundan sonra burjuva-demokratik devrimler de olmayacaktır. Bugün iki farklı tür sosyalist devrim vardır: reformist partilerce yönetilen veya yeniden şekillendirilen, bilinçsiz, şubat devrimleri ve Troçkist partilerce yönetilen, bilinçli, ekim devrimleri. Fakat bu durum, demokratik görevlerin temel öneminin inkâr edilmesi anlamına gelmez.

İşte bu yüzden, ekim devrimine giden yolu açan birer kapı olarak ve Troçkist partilerin kitle partileri haline dönüşümünün ön aşaması olarak şubat devrimleri, bürokratikleşmiş işçi devletlerinde de meydana gelecektir. Tüm bunlar, bizim buradaki tezlerle netleştirmeye çalıştığımız sorunlardır ve bunlar sürekli devrim kuramına dâhil edilmelidir.

Sürekli devrim kuramı değil ama sürekli devrim tezleri, geri kalmış ülkelerdeki dinamiklerin ve bu ülkelerdeki burjuva-demokratik devrimin sosyalist devrime dönüşümünün hatalı bir değerlendirmesini yapmıştır. Sürekli devrim tezleri, burjuva-demokratik devrimin ve dahası sosyalist devrimin de ancak proletaryanın kendi devrimci örgütlenmesi üzerinde temellenmiş olan komünist, Leninist, devrimci bir parti tarafından gerçekleştirilebileceğini kati bir şekilde ifade etmektedir. Sürekli devrim tezlerinin temel ekseni, sosyal bir özne olarak proletarya ve politik bir özne olarak da devrimci komünist parti tarafından burjuva-demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştürülmesi ve burjuvaziyle emperyalizmin mülksüzleştirilmesi sürecidir. Sürekli devrim tezleri, burjuva-demokratik bir devrimi de burjuvazinin mülksüzleştirilmesini de ancak devrimci bir komünist partinin önderliğindeki proletaryanın sosyalist devrim aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini kesin bir şekilde ifade etmektedir. Ama bunun yanlışlığı ortaya çıkmıştır ve bunun yanlış olduğunu kabul etmeliyiz. Geçiş Programı’nın kendisi, geliştirdiği teorik ‘imkânsız bir olasılık’ ile sürekli devrim tezlerinin keskin ifadelerini az miktarda da olsa değiştirmektedir. Küçük-burjuva partilerin, özellikle de Stalinist olanların, koşulların zorlamasıyla demokratik devrimi ve sosyalist devrimin başlangıcını gerçekleştirmek için burjuvaziyle emperyalizmden kopmaya zorlandığını, burjuvaziyi mülksüzleştirerek bu sayede yeni bürokratikleşmiş işçi devletlerinin doğuşuna yol açtığını kabul etmeliyiz.

Şubat devrimlerinin genelleşmiş olduğunun kabul edilmesinin, şubat devrimlerinin ekim devrimiyle birleşmesinin ve şubat devrimlerinin burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle sosyalist devrimin başlangıcına varabileceği gerçeğinin sürekli devrim kuramına dâhil edilmesi bir zorunluluktur; bürokratik önderliklerin yapamayacakları şey, sosyalist devrime devam etmektir. Şubat devriminin kurama bu şekilde dâhil edilişi, şubat devrimlerinin sürekli devrim tezlerinde belirtilenin ötesine gidebileceği gerçeğinin bu kabulü, değil kuramı hükümsüz kılmak tam tersine onun geçerliliğini her zamankinden çok daha fazla kanıtlar.

Sürekli devrim kuramı, 1920’lerin sonunda Troçki tarafından yazılan tezlerden çok daha geniştir; bu kuram uluslararası sosyalist devrimin kuramıdır ve dünya devrimi yolundaki farklı tipteki devrimleri, farklı görevleri ve aşamaları birleştirir. Gerçek hayat, Troçki’nin kendisinin ve Troçkistlerin öngörülerinden çok daha Troçkist ve çok daha sürekli çıkmıştır; hiç beklenmeyen bileşimler üretmiştir: Öznenin hataları (bazı devrimlerde proletarya ana kahraman olmamıştır) ve öznel etkenin hatalarına (önderlik krizi, Troçkizmin güçsüzlüğü) rağmen dünya sosyalist devrimi önemli zaferler elde etmiş, ve kitle hareketinin önderliğinin oportünist, karşı-devrimci aygıtların ve önderliklerin elinde kalmaya devam etmesine rağmen, pek çok ülkede ulusal ve yabancı sömürücüler mülksüzleştirilmesi noktasına varabilmiştir.

Eğer bu gerçekleri kabul etmezsek sürekli devrim kuramının sınıfsal ve politik karakterini inkar etmek için bu gerçeklerin üstüne eğilen revizyonist yorumların yolunu açarız. Tamamıyla revizyonist bir teori olan Deutscher’in ikameciliği bu sayede ortaya çıkmıştır: Komünist partiler, işçi sınıfının sembolleridir; komünist partiler iktidarı aldıklarından ve olayların da gösterdiği üzere devrimci partiler olduklarından dolayı sürekli devrim tezleri doğrulanmıştır; işçi sınıfı devrimci sürecin içinde yer almadıysa bile Stalinist partiler onu yansıtmıştır; Troçki bir sınıfın partisi tarafından yansıtılabileceğine işaret etmediği için ve pek çok komünist partinin devrimci olduğunun farkında olmadığı için hatalıdır. Sürekli devrim tezlerinin böylesi bir eleştirisi, ancak yazılı tezleri tasdik etmeyi amaçlar. Buna katılmıyoruz; bunların şubat devrimleri olduğunu iddia ediyoruz; diğer bir deyişle bunların, kitle hareketinin basıncı sonucu istediklerinden öteye ilerlemeye zorlanan, yani burjuvaziyi mülksüzleştiren, oportünist önderliklerin başında bulunduğu işçi ve halk devrimleri olduklarını söylüyoruz.

SWP de Troçkist sürekli devrim kuramına yönelik başka bir saldırıya kalkışmıştır. SWP’nin yeni kuramına göre artık ne proletarya ne de Troçkizm sürekli devrimin devamlı gelişimi için bir mutlak zorunluluk değildir. En fazla, diğer unsurların arasında onlar da birer unsurdur. SWP’nin mevcut önderliğinin bu yeni sürekli devrim kuramı, proletaryanın ve Troçkizmin kuramı değil ezilenlerin ilerici birleştirici hareketlerinin kuramıdır. Ezilenlerin herhangi bir hareketi, eğer birleştiriciyse ve farklı sınıflardan bile olsa ezilenlerin hepsine yayılabiliyorsa kendiliğinden artan bir şekilde süreklidir; ve sınıfsal veya politik farklılıktan haricen kaçınılmaz olarak ulusal ve uluslararası sosyalist devrime önderlik eder. Bu kavrayışın ifade edilmesi, özellikle siyahların hareketi ve kadın hareketine ilişkindir. Tüm kadınlar, aynı tüm siyahlar gibi ezilmektedir; her kim bu ezilmiş tabakaları bir bütün olarak harekete geçirebilirse bu seferberlik durmayacaktır; ve seferberlik sosyalist devriminin gerçekleştirilmesine doğru farklı aşamalar boyunca bu tabakalara yön verecektir.

SWP için sosyalist devrim, sınıfsal farklılıkların olmadığı, benzer önemdeki çok sayıdaki farklı hareketin bir bileşimidir: Siyahlar hareketi, kadın hareketi, işçi hareketi, gençlik hareketi ve yaşlılar hareketi, tüm bunlar neredeyse pasif bir şekilde sosyalizmin zaferine ulaşacaktır. Eğer bütün kadınlar bir arada yürüyüşe geçerse, bir ülkenin % 50’sini temsil ederler; aynı şey gençlikle (ki bazı Latin Amerika ülkelerinde % 70’i temsil ederler), işçilerle, siyahlarla ve köylülerle birlikte olursa bu hareketlerin bileşimi, burjuvazinin küçük bir otele hapsedilmesini sağlayabilir çünkü sürekli devrime karşı olan sadece yetişkin, erkek ve beyaz burjuvazi olacaktır. Bu kuram, Bernstein’ın kuramıdır, onun sürekli devrimle birleştirilmiş halidir: Her şey harekettedir, sınıf ve partiler hiçbir şey değildir. Bu teori, hızla sınıfsallık düşmanı bir hümanizmin içine düşer ki bu yaklaşım da tarihin motor gücü olarak sınıf mücadelesini değil temel kategori olarak eylemi savunur.

SWP’ye göre Nikaragua’daki Ulusal Yeniden İnşa Hükümeti’nin bugün yaptıklarına bakmamız gelecek için ne gibi tasarıları olduğunu bilmek için yeterlidir çünkü onlar Somoza’yı deviren hareketin bir parçasıdır. SWP böylece sürekli devrimin sınıfsal ve politik olmayan kavranışını, kendi revizyonist kavrayışını uygulamaktadır. SWP’yle yüzleşirken sürekli devrimin sınıfsal ve Troçkist karakterini her zamankinden fazla savunmalıyız. Hiçbir burjuva veya reformist kesim sürekli devrimde bizi izlemeyecektir. Bazı istisnai konjonktürlerde, eylem burjuvaziye ve özel mülkiyete karşı girişimde bulunmadığı sürece genç burjuvalar ve işçiler, burjuva ve işçi kadınlar, oportünist ve devrimci siyahlar bir arada yürüyebilir ama bu ortak yürüyüş istisnai olacaktır ve sürekli olmayacaktır. Sürekli devrimin yazılı tezlerinin özü kadar kuramın kendisinin özünü de uzlaşmaz bir şekilde savunmaya devam edeceğiz: Ancak Troçkist bir parti tarafından önderlik edilen proletarya, uluslararası sosyalist devrimi ve dolayısıyla sürekli devrimi sonuna kadar götürebilir. Ancak Troçkizm işçi sınıfı ile onun müttefiklerinin ama esas olarak işçi sınıfının sürekli seferberliğinin itici gücü olabilir. Eklediğimiz unsur, dünya devriminin nesnel gücünün dünya proletaryasının önderlik krizi ve emperyalizmin sonuçsuz kriziyle birleşip ulusal şubat devrimlerinin sürekli devrim tezlerinin öngördüğünden çok daha öteye ilerlemesini sağlamış olduğudur: Küçük-burjuva partiler iktidarı aldılar ve sosyalist devrimi başlattılar. Fakat bu partiler, ulusal tipteki bürokratikleşmiş işçi devletlerini inşa ederken ve barış içinde bir arada yaşama, tek ülkede sosyalizm programlarını kabul ettirirken sürekli devrimi de felce uğratırlar.

Bu anlamda sürekli devrim tezleri yalnızca, Stalinist partilerin de dâhil olduğu, küçük-burjuva partilerce yönlendirilen sürekli devrim sürecinin bazı ülkelerde hangi durakta duracağı konusunda hatalı ama Leninist komünist bir parti, bizce Troçkist bir parti, tarafından yönlendirilmezse sürecin mutlaka bir durakta duracağını ifade ederken ise haklıydılar. Tezler, burjuva sınırı ve hatta feodal sınırı bile aşmanın imkânsız olduğunu iddia ederken gerçek gösterdi ki bu sınırlar kitle hareketinin basıncıyla ve bu hareketin önderliğindeki küçük-burjuva partilerce isteksizce de olsa aşılabilmiştir.

Sürekli devrim kuramı, Troçkizm tarafından hazırlanmış en sıra dışı nitelikteki araştırma ve politik teorik tahlil aracıyla zenginleştirilmiştir: eşitsiz-bileşik gelişme kuramı. Kitle hareketinin devrimci önderlik bunalımıyla birleşen itici gücü, hareketimizce detaylı bir şekilde öngörülememiş ve de öngörülemez olan bileşimlerin merkezindedir. Fakat bu bileşimler salt sürekli devrim sürecinin varlığını teyit etmemektedir; aynı zamanda bu sürecin bu bileşimleri yaratacak kadar güçlü olduğunu ve de içinde bulunduğumuz yüzyılda devrimci Marksizmin en büyük teorik kazanımı olan eşitsiz-bileşik gelişme kuramını da şimdiye dek hiç olmadığı kadar doğrulamaktadır.

TEZ 40
YOK OLUŞ YA DA TROÇKİZM. MUTLAK BİR İHTİYAÇ: EVRENİN FETHİ

Bütün devrimci zaferlere rağmen insanlık hala uçurumun kenarında durmaktadır. Marksizm ve Troçkizm, proletaryanın önderlik bunalımının üstesinden gelinmediği takdirde emperyalist rejimin egemenliği altında ve hatta bürokrasinin rejimi altında da insanlığın geleceğinin barbarlığa doğru ve emperyalist rejimin bir devamı olarak yeni bir kölelik rejimine doğru sürükleniş olacağına işaret etmişlerdir. İnsanlığın zorunluluklar dünyasını alt edip özgürlükler dünyasına adım atmasını ancak sosyalizm sağlayabilir. Ya sömürünün, sefaletin ve insanlığın barbarlığa hızla sürüklenişinin en korkunç dünyasının kapısından içeri gireceğiz ya da sosyalizm sayesinde özgürlük dünyasına ulaşacağız.

Emperyalist rejimlerin ve bürokratik rejimlerin korkunç zalimliği barbarlık kategorisinin aşılmasına yol açmıştır. Emperyalizmin ve bürokratik işçi devletlerinin geliştirdiği devasa yıkım araçları insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikelerde bir değişim yaratmıştır. Sorun artık sadece yeni bir kölelik ve barbarlık rejimi içine yuvarlanmak değil fakat çok daha ciddi bir durumdur: tüm gezegenin, üzerinde hiç hayat olmayan veya yeni silahların sebep olacağı genetik dejenerasyona bağlı olaraktan yozlaşmış bir yaşam şeklinin var olacağı bir çöle dönüştürülmesi olasılığı. Bu durum yalnızca nükleer bir savaşa dayalı olarak yaşamın yok olmaya başlaması tehlikesi değildir, bunun yanında acil bir tehlike daha bulunmaktadır: doğa ve esas olarak da insanın doğa üzerindeki egemenliğinin kaynağı olan enerji kaynakları tahrip olacaktır. Petrol kaynaklarının birkaç on yıl veya önümüzdeki yüzyıl içinde tükenmesi insanlığın önüne korkunç bir tehdit koymaktadır.

Bu tehlikelerle yüzleşirken bürokratik işçi devletlerinden ve onlara egemen olan önderliklerden hiç bir çözüm bekleyemeyiz. Bu önderlikler bizi yok oluşun sınırına doğru götürmektedir. Bu tehlikeden kurtulabilmenin tek yolu ulusal sınırları, emperyalist iktidarı ve kapitalist özel mülkiyeti yeryüzünden silmektir. Ulusal sınırları ortadan kaldırılabilmek için dünya proletaryasının sürekli seferberliğinden ve onun mücadelelerinin bu net amaç doğrultusunda birleştirilmesinden başka hiç bir araç yoktur. Fakat ulusal sınırların, emperyalizmin ve kapitalist özel mülkiyetin devrim yoluyla ve proletarya ile onun müttefiklerinin sürekli seferberliği aracılığıyla ortadan kaldırılmasını sadece bir örgüt, Dördüncü Enternasyonal ve işçi hareketinin sadece bir akımı, Troçkizm savunmaktadır. Bu yüzden aşırı güçsüzlüğümüze rağmen alternatifimiz çok nettir: Sorun artık barbarlık veya sosyalizm değil yok oluş veya Troçkizmdir.

Troçkizmin önderliği altında ancak proletarya insanlığın gördüğü bu en büyük zorluğa bir çözüm üretebilir: evrenin fethi. Evrenin fethi bugün Marksizmin özgürlük ve zorunluluk arasındaki geleneksel diyalektiğini değiştiren mutlak bir ihtiyaçtır. Marksizm sosyalizm sayesinde özgürlükler dünyasına gireceğimizi ve zorunluluklar dünyasını terk edeceğimizi ifade etmiştir. Günümüzde topraktaki enerji kaynaklarının tükenmesi ve insanoğlunun büyümesi kaçınılmaz olarak yeni enerji kaynaklarının fethini gerektirmektedir. En akılcı şekilde kullanılsa dahi gezegenin sağladığı enerji birkaç yüzyıl gibi kısa bir vadede kaçınılmaz olarak tükenecektir. Fakat insanlık evrende kendi emrine amade sınırsız bir enerji kaynağına sahiptir: güneş enerjisi. Bu görev insanlığın ancak savaş fikrini ardında bırakıp sosyalizmin inşası aşamasına girdiği takdirde yüzleşebileceği gerçek bir zorluktur. Sosyalizm klasik Marksizmin ifade ettiği mutlak özgürlüğün ötesine geçecektir ve göreli özgürlüğü elde edebilmek için özgürlük ile zorunluluğun yeni bir bileşkesini yaratacaktır. Bazı insanların, (sömürücü sınıfların) diğer insanlar (sömürülen sınıflar) üzerinde uyguladığı zorunluluk ortadan kalkacak ve hem zaruri hem de insani bir zorunluluk olan evrenin fethi kabul görecektir.

Proletaryaya önderlik ederek ancak Troçkizm insanlığın evrenin fethi aşamasına girmesini sağlayabilir, ki bunun anlamı da neredeyse ücretsiz ve nicelik olarak sınırsız bir enerji kaynağı elde etmek üzere güneş enerjisini toplayıp mikro enerji dalgaları aracılığıyla dünyaya yollayacak olan ve üzerinde en az dünyadaki kadar iyi bir yaşam kalitesinin olacağı yapay uyduların yaratılmasıdır. Tüm gezegenin ve esas olarak da Amerika, Afrika ve Asya’nın yeni bir tür üretim tarzı için fethini ifade ettiği için kapitalizm ilerici bir rol oynamıştır. Bu durum kapitalizmin ilerici aşamasında cevap verebildiği büyük bir zorluktur. Sosyalist insanlık ise hala çok daha büyük bir zorlukla, insanlığın gördüğü en büyük zorlukla karşı karşıyadır: emperyalist rejimin veya bürokratik rejimlerin varlığının devamının bizi insan ırkının yok oluşu sınırına doğru ittiği tam bu esnada Troçkizm insanlığın gerçekleştirmiş olacağı en büyük sıçramanın olabilirliğini, evrenin sosyalizm tarafından fethini işaret etmektedir.

TEZ 41
DÖRDÜNCÜ ENTERNASYONAL’İN YENİDEN İNŞASININ VAKTİ GELMİŞTİR

Biz Eşitler Komitesi etrafında bir araya gelen Troçkistler Dördüncü Enternasyonal’de Pablocu revizyonizmin sebep olduğu bölünme krizi karşısında bu revizyonizme karşı mücadele etmiş olmaktan, Enternasyonalin safında ve programında saf tutmuş olmaktan gurur duyuyoruz. Bizim güçlerimiz tüm dünya çapında Troçkizmi ve Dördüncü Enternasyonal’i savunan militanların üçte ikisini bir araya getiren akımlardır. Son otuz yıldır hareketimizin safları arasında yaşamakta olan revizyonizm ile Troçkizmin uzlaşmaz olduğu gerçeğinin tamamıyla bilincindeyiz. Emperyalizmin ve esas olarak da kitle hareketine egemen olan, onu saptıran ve ezen karşı-devrimci aygıtların uşağı olarak revizyonizmin oynamış oldukları sürekli rolün bilincindeyiz. Revizyonizm bölücü rolünü oynamıştır ve Enternasyonal ile onun partilerinin kendilerini kitlesel etkiye sahip hakikî Troçkist partiler haline dönüştürmelerine engel olmak için her türlü araçla çalışmaya da hâlen devam etmektedir. Hiçbir şey revizyonizmin oynadığı rolü geçmişte Bolivya’daki ihanetinden ve hâlihazırda Peru’daki halk cephesine teslimiyetinden daha açıkça sergileyemez.

Sadece revizyonizmin rolü hakkında bilinçli değiliz ayrıca yeni olguları tahlil edebilmek, tahlillerimizi ve programımızın kendisini zenginleştirmek için Enternasyonalimize karakterini veren ve gerçekler tarafından da teyit edilmiş olan ilkelerin hiçbirinden vazgeçmeden bu tezlerde de sergilendiği üzere Geçiş Programı’nın canlı, zengin ve Marksist metodunu kullanıyoruz. Ancak bu sayede ilkelerimizin hiç birine ihanet etmiyor, karşı-devrimci aygıtlara teslim olmuyor ve bu aygıtlara herhangi bir tarihi görev de biçmiyoruz. Tam tersine onları karşı-devrimin, işçi hareketi ve devrimci hareketin saflarındaki ajanları olarak sürekli ve düzenli olarak açığa vurmaya devam ediyoruz.

Diğer yandan demokratik merkeziyetçiliğe de her zamankinden çok daha fazla inanıyoruz. Devrimci bir program, Troçkizmin programı olan Geçiş Programı zemininde gerçek bir demokratik merkeziyetçiliğe inanıyoruz. Troçkizmi saptırmaya hizmet edecek olan bir demokratik merkeziyetçiliğe de onun Troçkizme karşı ilkesiz bir cephe kurmak için yaratılan federatif türdeki çeşitli varyantlarına da inanmıyoruz. Eşitler Komitesi Konferansı işte bu yüzden Dördüncü Enternasyonal’deki gerçek demokratik merkeziyetçilikle, 1951’de Pablocu revizyonizmin kışkırttığı krizden bu yana kaybolmuş olan bir demokratik merkeziyetçilikle tekrardan yola çıkıyor. Sadece Geçiş Programı’nı değil aynı zamanda Enternasyonalimizin Troçki’nin yaşadığı zamanda ve katledilişinin ertesindeki on yıl boyunca olduğu gibi dünya ölçeğinde Bolşevik biçimde örgütlenmesini savunuyoruz.

Enternasyonalimizi bu programatik ve örgütsel zeminde yeniden inşa etmekte olduğumuz gerçeği Troçkist olduğunu iddia eden ama revizyonizmin başlattığı bu karışıklık yüzünden bize katılmayan grupları, eğilimleri ve militanları kendi başlarına terk ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Hatalar yaptığımızın bilincindeyiz ama bu hataların Enternasyonalimizin revizyonizm yüzünden yaşadığı parçalanma krizinden başka bir açıklaması yoktur. Marksistler olarak dünya devriminden, sınıf mücadelesinin dünya çapında bütünlüğünden ve tabii ki Enternasyonalden yola çıkıyoruz. Bölünme bizim Dördüncü Enternasyonal’in tarafında ve programında saf tutmuş olmamızdan bağımsız olarak hepimizi, Eşitler Komitesi’ni kuranları da ona bağlı olmayanları da lekelemiştir. Bu sebepten Troçkizmi savunan herhangi bir militanı veya örgütü kendi kaderine terk etmiyoruz. Tam tersine, Dördüncü Enternasyonal’i yeniden inşa etmek ilkelere ve Geçiş Programı’na dair savunmacı bir tavır almayı durdurmamız demektir, duruşlarımızın veya Troçkist ilkeleri tanımlayışımızın bazılarını kabul etmese bile Troçkizmin birliğinin kaçınılmaz olduğunu düşünen her samimi Troçkist grupla beraber faaliyet gösterme ve ortak komiteler kurma tekliflerini götürmek gibi cesur bir politika ile revizyonizmi kesinlikle bozguna uğratacak saldırgan bir tavır almamız demektir. Dolayısıyla bizimle tartışmayı ve Troçkizm zemininde ortak faaliyet yürütmeyi kabul eden her Troçkist yoldaşa ve örgüte kardeşçe bir çağrı yapıyoruz. Revizyonizme karşı bu yeni saldırgan tavır içinde Peru’da yaptığımız gibi ortak Troçkist eylemlerde bulunmanın en asgari imkânlarını bile kullanmalıyız. Ortak eylemlere yönelik bu girişimler, bize tüm dünyada ve her ülkede sadece bir tek Troçkist örgütün olduğunu kati şekilde kanıtlama imkânı verecektir: bizim yeniden inşa edilmiş olan Dördüncü Enternasyonal’imiz, gerçek Troçkist Enternasyonal. Ayrım çizgisini tanımlamak ve tüm kitle hareketleriyle bütün gerçek Troçkistlerin şunu bileceği noktaya varmak için bu en iyi yol olacaktır: Yeniden inşa edilmiş olan Dördüncü Enternasyonal’in dışındaki her şey revizyonizmdir, anti-Troçkizmdir.

TEZ
HALK CEPHESİ HÜKÜMETLERİ KARŞISINDA OPORTÜNİZM VE TROÇKİZM

Dördüncü Enternasyonal-Uluslararası Komite (CI-CI)’nin tezlerini kaleme alanlar halk cephesi hükümetleriyle çarpışırken uygulanması gereken politika sorununun Troçki’nin analizleri doğrultusunda ve FB ile CORCI’nin kurduğu Eşitler Komitesi’nin Nikaragua’daki Ulusal Yeniden İnşa Hükümeti karşısında uyguladığı politikalar ile çözülmüş olduğuna inanıyorlardı.

Mitterand’ın iktidara yükselişi durumun böyle olmadığını, çözülmemiş veya yeniden düşünülmesi gereken boşluklar ve ciddi problemler olduğunu gösterdi. Çözülmemiş olan her teorik sorun izlenecek politikada ve pratikte derin farklılıklara sebep olur. Bu gerçeğe bir de devrimci Marksizmin kendi safları içinde, hem önderler hem de akımlar ve örgütler tarafından bütün halk cephesi hükümetleri karşısında devrimci olduğu kadar oportünist cevaplar da verildiği gerçeği eklendi. Bu yüzyıl boyunca farklı dönemlerde yaşanan halk cephesi hükümetleri karşısında verilen oportünist cevaplar da devrimci cevaplar gibi neredeyse kelimesi kelimesine aynı olacak kadar benzer özelliklere sahip olmuştur. Gerek halk cepheleri karşısında devrimci cevabın temeline gerekse de bugün LIT(CI)’de gerçekleştirmeye çalıştığımız programatik birleşmenin zeminine hizmet etmesi için, halk cephesi hükümetleri karşısındaki oportünist cevapları da devrimci cevapları da, Troçkist hareketin kadrolarının ve sempatizanlarının genel anlamda gençliğine istinaden, şematik bir hale getireceğiz. İki farklı yanıtın kendi içinde tekrarlanan ve genelleştirebileceğimiz özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Halk cephesi hükümetlerine ilişkin fark

Devrimcileri oportünistlerden ve bugünlerde Troçkizmin içindeki revizyonistlerden ayıran temel nokta halk cephesi hükümetlerine dair politikadır. Politikalarının üç temel yönü itibariyle Troçkizm ve oportünizm kati şekilde ayrışırlar.

İlk fark bu hükümetlerin desteklenip desteklenmemesine ilişkin farktır. Oportünistlerin belirleyici yanı halk cephesi hükümetine verdikleri destektir. Bu destek açık bir destek olduğu gibi mahcup bir destek de olabilir, hükümetin aldığı önlemlere yönelik bir destek olabileceği gibi bu önlemlere karşı çıkılmamasıyla verilen fiili bir destek de olabilir ya da bu nevi çeşitli varyantlar halinde olabilir. Bunun tam tersine Troçkizmi belirleyen şey ise hiçbir şart altında ne hükümete ne de onun aldığı önlemlere destek vermemesidir. Bunun anlamı alınan önlemlerin karşı-devrimin saldırısı altında savunulmaması asla değildir. Lenin olmasa da, Troçki bazı farklı durumlarda önlemlerin savunulması için çağrıda bulunmuştur ama bu savunma karşı-devrimin saldırısı karşısında yapılan bir savunmadır. Fakat önlemlere yönelik böylesi bir saldırının mevcut olmadığı bir durumda hükümetin önerdiği bu önlemlere yönelik bir desteğimiz söz konusu olamaz.

İkinci belirleyici fark, oportünistlerin hükümete dair bir suç ortağı gibi sessizlik içinde olmalarıdır. Halk cephesi hükümetini bir burjuva hükümeti olarak ve dolayısıyla her burjuva hükümetinin olduğu gibi karşı-devrimci bir hükümet olarak ifşa etmezler. Bir başka deyişle oportünistlerin, hükümeti sistematik olarak ifşa etmek, hükümetle çarpışmak ve ona cepheden muhalefet gibi bir politikaları yoktur.

Öte yandan devrimci ise hükümeti burjuva ve karşı-devrimci bir hükümet olarak amansız ve sistematik olarak teşhir eder, hükümetin ne verdiği sözlere ne de aldığı önlemlere güvenilmemesi için çağrı yapar.

Üçüncü fark, oportünistin belirleyici özelliklerinden biri olarak politikasının ve ajitasyonun ekseni olarak iktidar sloganlarını yükseltmemesidir. Bir başka ifadeyle mevcut hükümete karşıt tipte bir hükümet talebi oportünistin politikasının ekseni değildir.

Bu oportünist çizgiye karşıt olarak Troçkist politikanın belkemiği, halk cephecilikle çarpışabilmek için onunla taban tabana zıt olan bir işçi hükümeti için sistematik ajitasyon yürütülmesidir. Hükümete dair an ve an ajitasyonu yapılan bazı sloganları şöyle örnekleyebiliriz: Kahrolsun hükümetin burjuva bakanları! Sosyalist Parti ve Komünist Parti hükümeti! İşçi köylü hükümeti! Troçki proletarya diktatörlüğü ve işçi hükümeti sloganları gibi bu tip sloganların en ünlüsü olan ‘tüm iktidar sovyetlere’ sloganını da yükseltmiştir. Troçkizmin her zaman ama her zaman bir büyük ve ana sloganı olmuştur: halk cepheci hükümete karşı durmak için iktidar sloganı. Bunun anlamı asla henüz hala kitleler hükümete güvenirken hükümeti devirme sloganını yükseltmek değildir. Fakat o aşamada bu sloganı yükseltmiyor olmamız da hükümetin niteliğini ve politikasını işçi sınıfından saklayacağımız anlamına gelmez. Biz işçileri bu hükümetin karşı-devrimci bir hükümet olduğuna ve devrilmesi gerektiğine ikna edeceğimiz anda hükümeti devirmek üzere kendimizi hazırlamalıyız. İşçi sınıfını bu acil ve birincil ihtiyaca ikna edebilmenin halk cepheci hükümeti an ve an ifşa etmekten başka bir yolu yoktur.

2. Burjuvazi, emperyalizm ve feodal gericilik karşısındaki fark

Oportünist, işçilerin düşmanı olarak yalnızca burjuvaziyi, emperyalizmi ve feodal gericiliği açığa vurur oysa karşı-devrimci politikanın yürütücüsü sanki hükümet değilmiş gibi halk cepheci hükümete dair suskunluk içindedir. Oportünistin halk cepheci hükümet tarafından yerinden edilmiş olan burjuva partilere saldırmak gibi bir deliliği vardır. Bolşevik Parti’nin içinden olan oportünistlerin çara saldırmak ve hükümete dair hiçbir şey söylememek gibi bir saplantıları mevcuttu. Oysa devrimciler burjuvaziye, emperyalizme ve feodal gericiliğe karşı saldırılarını sürdürürken nihayetinde hükümetin tüm bu düşmanların dolaylı veya doğrudan bir ajanı olduğunu her fırsattan faydalanarak sistematik ve kesintisiz şekilde açığa vurmaktan geri durmazlar.

3. Emperyalizm karşısındaki fark

Oportünist, ne hükümetin ne de kendi ülkesinin emperyalist karakteri konusunda sürekli şekilde bir ajitasyonda bulunmaz. Halk cepheci hükümetin yükselişiyle beraber hem hükümetin hem de ülkenin bu karakterine dair bir suç ortağı gibi sessizlik içine girer. Buna tam zıt olarak devrimci ise hükümetin ve ülkenin emperyalist karakterini daha önce olduğundan çok daha da güçlü şekilde ifşa eder.

4. Milliyetçi hareketler ve emperyalizmin sömürüsü altındaki ezilen uluslar karşısındaki fark

Oportünist, kendi ülkesinin emperyalizmi ile çarpışan milliyetçi hareketlerin, sömürge ve yarı yarı-sömürgelerin lehine ajitatif kampanyalar ve mücadeleler yürütmez, gösteriler yapmaz ve bildiriler yayınlamaz. Oysa devrimci, her zaman olduğundan çok daha fazla ajitasyon yürütür çünkü mevcut durum kendi lehinde pratik eylemlere imkan verir. Sömürge ve yarı-sömürgelerin bağımsızlık sloganını ve ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri yönündeki mutlak haklarını sistematik olarak yükseltir. Aynı şekilde devrimci, onların politikaları ile uyuşmasa bile bu ülkelerdeki milliyetçi hareketleri kamuya açık ve ajitatif bir şekilde koşulsuz olarak destekler.

5. Devlet aygıtı karşısındaki fark

Oportünist, hükümeti devletin bürokratik yapısının koşulsuz bir destekçisi olarak mahkum etmez ve dolayısıyla burjuva devletin tahribi için sürekli bir ajitasyon yürütmez. Tam tersine devrimci ise halk cepheci hükümetin burjuva devletin bürokratik aygıtını savunma politikasını sistematik olarak ifşa eder ve Lenin’in komün Troçki’nin de sovyet devleti olarak nitelediği yeni tipte bir devletin kurulması için burjuva devletin yıkılması çağrısında bulunur.

6. Silahlı kuvvetler karşısındaki fark

Oportünist, kapitalist rejimin en son dayanağı olan silahlı kuvvetlerin hiyerarşik yapısını pekiştirmek yönündeki sol hükümet politikasını teşhir etmez. Dolayısıyla, silahlı kuvvetlerin imha edilmesi için de bir kampanya yürütmez. Tam tersine devrimci ise böylesi bir aşamada silahlı kuvvetlerin imhası için bir Geçiş Programına sahiptir ve bunun için saldırgan bir kampanya yürütür.

7. Karşı-devrimci işçi partileri karşısındaki fark

Karşı-devrimci işçi partilerinden hangisi iktidara gelirse gelsin oportünistler bu partilere yönelik bunların karşı-devrimci oldukları ve emperyalist-kapitalist rejimin devamının en azami derecedeki garantisi oldukları yönündeki tüm eleştiri ve ifşaatı terk ederler. Bu sayede de devrimci Marksizmin en asli görevlerinden birini terk etmiş olurlar. Bunun bir sonucu olarak diğer partilerle aralarındaki farkları derinleştirmek bir yana seyreltirler. Devrimci ise bunun tam anlamıyla tersini yapar: bu partileri karşı-devrimci partiler olarak, emperyalizmin ve burjuvazinin ajanları olarak hiç olmadığı kadar büyük bir güçle ifşa eder, bu partilerle yüzleşmek ve onlarla çarpışabilmek için elindeki tüm araçlarla kitleleri seferber etmeye çalışır. Bir başka şekilde söylersek devrimci, bu partilerin burjuva ve emperyalist bir hükümetin parçası olmalarından faydalanarak onlara dair ifşaatını arttırır ve onlar ile arasındaki farkları vurgular. Hükümetin aldığı hiçbir önlemi desteklemediği gibi aynı şey devrimci için karşı-devrimci partilere dair de geçerlidir, devrimci bu partilerle asla bir anlaşma içine girmez çünkü bu onun itibarına leke düşürür.

8. Dünya devrimi karşısındaki fark

Oportünist, dünya devrimini önemsemez ve onu geliştirmek için bir politikası da yoktur. Tüm gezegen çapında dünya devriminin geliştirilmesi perspektifini tıpkı Nin’in, Molinier-Frank ikilisinin veya Rusya’da Stalin-Kamenev’in yaptığı gibi terk etmiştir. Devrimci ise tam tersine dünya devriminin gelişimine kendi ülkesindeki devrimci sürecin gelişimi kadar çok önem verir, halk cephesi hükümetinin şovenist karakterine saldırarak jandarmalar jandarması olan ABD emperyalizmine bir kardeş kadar yakın bir ortak olan hükümeti dünya çapındaki karşı-devrimin bir ajanı olarak ifşa eder.

9. Dördüncü Enternasyonal karşısındaki fark

Oportünist, karşı-devrimci işçi partilerine karşı katı bir tanımlamayı terk etmesi ve bu partileri gün be gün ifşa etmeyi bırakmasıyla kitle hareketine ve öncüye sunduğumuz programımızın başlıca görevini de terk etmektedir. Karşı-devrimci işçi partilerini reddeden programımızın ana görevi bu partilerle çarpışmak için devrimci bir partinin inşasıdır. Bu parti de kitlesel etkiye sahip Troçkist veya Troçkizan bir partiden başka bir parti olamaz.