Ana içeriğe atla

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI) Kuruluş Tezleri


1982 Kuruluş Kongresi


NAHUEL MORENO


Enternasyonal bir örgütün ve önderliğin inşasına duyulan ihtiyaç


1

1. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi’yle birlikte, kapitalizmin ölümcül sancısı ve kriz dönemi de başlamıştır. Proleter devrimi henüz bu ölümcül sancıya bir son vermeyi başaramadı, aksine insanlığın bütünü ve özellikle de onun en değerli ve üretici unsuru olan işçiler açısından acılar birikmeye devam ediyor. Ölümcül acılarıyla beraber kapitalizm, kendisinin yanı sıra bir bütün olarak insan uygarlığını da mezara taşımakla tehdit etmektedir. Ya da bir başka ifadeyle şu an büyük bir çoğunluğu da alçalmanın, sefaletin ve barbarlığın dipsiz kuyusuna sürüklüyor.

Eğer dünya sosyalist devrimi süreci tersine çevirmeyi başaramazsa, bu yüzyıl içinde (20.yy) yaşanan gelişmelerin en soğukkanlı tahliliyle bile ve en ufak bir abartıya meydan vermeksizin, en karanlık belirtilerin bizi beklemekte olduğu aşikâr.

2

Bunun anlamı, insan uygarlığının günümüzdeki en derin ve acil ihtiyacının dünya sosyalist devrimi olduğudur. Her geçen gün daha güç bir şekilde sahip olabildiğimiz gündelik en temel ihtiyaçlarımız - bir iş, aş ve ev sahibi olabilmekten özgürlüklere ulaşabilmemize dek  - bu durumu özetlemektedir.

Politik hattımız, ne bir ütopya ne de arzuların bir ifadesi değildir. Tümüyle maddi ve objektif bir duruma dayanmaktadır; kapitalizmin ölümcül sancıları, her geçen gün dünya sosyalist devrimine duyulan ihtiyacı daha da derinleştirmektedir.

3

Bu objektif ihtiyaçtan hareketle, kapitalizmin ölümcül sancılar çağı olarak tarif ettiğimiz bu dönem aynı zamanda tarihte benzeri görülmemiş bir devrimler çağıdır da. Bu devrimci sarsıntılar, insanlığın tanık olduğu en derin sarsıntılardır. Bu derin sarsıntıların başlıca sonucu, bu gün - 1982 - ondan fazla ülkede kapitalizmin mülksüzleştirilmiş olmasıdır. Ne var ki, bu devasa devrimci süreçler, dünya sosyalist devriminin objektif ihtiyaçlarının altını doldurmayı başaramamışlardır. Aksine, bu gün çelişik bir durumun eşiğindeyiz; bu devrimci sürecin ulaştığı en büyük zafer, insan uygarlığının üçte birinde kapitalizmin mülksüzleştirilmesi ve on kadar ülkede “işçi devletlerinin” kurulmuş olması, tam tersi sonuçlar vermişe benzemektedir. Bürokrasilerce yönetildikleri oranda ulusal işçi devletleri, dünya devrimi yolunda engele dönüşmüşlerdir.

Bir yandan mevcut tüm işçi devletlerini - ayrım yapmaksızın - yöneten bürokrasiler, Brejnev’den Deng Xiaoping’e, Fidel Kastro’dan Kim il Sung’a birbirlerinden ayrılmalarına yol açtığı söylenen tüm politik farklılıklara rağmen statükonun devam ettirilmesi çizgisinde buluşmaktadırlar, yani dünya çapında kapitalizmin sürdürülmesini savunma. Herhangi bir “çifte karaktere” sahip olmaksızın ve tüm kanatlarıyla söz konusu bürokrasiler, karşı devrimcilerdir.

Sahip oldukları gücü - yönettikleri ülkelerde kapitalizmin mülksüzleştirilmesi sayesinde elde ettikleri güç - gezegenin geri kalan bölgelerinde kapitalizmin mülksüzleştirilmesini engellemek için kullanmaktadırlar. Zira bu denge değişirse, o güne dek sahip oldukları ayrıcalıkları yitireceklerdir. Diğer yandan bürokrasiler, yönettikleri ülkeleri dünya kapitalist krizinin dipsiz bataklığında batırmaktadır ve ülkeleri her defasında daha fazla kapitalist emperyalizme bağımlı hale gelmektedir. Önceki dönemde yönetmekte oldukları ülkelerde, üretici güçlerin gelişimi açısından göreli olarak bir engel teşkil etmekte olan bürokrasiler, günümüzde planlı ekonomilerin önündeki temel engel haline dönüşmüşlerdir.

Bu anlamda, ayrımsız tüm işçi devletleri, dünya kapitalizminin kriz sürecinden doğrudan etkilenmektedir. Bu durum, SSCB’nin durgunluk ve çöküşünden, Çin, Kuzey Kore, Yugoslavya, Romanya ve Polonya’nın iflas abidelerine dönüşmesine dek pek çok etmenden okunabilmektedir. Bu çerçevede, bürokrasilerin gördüğü yegane çıkış noktaları, bir yandan tüm barbar kapitalist diktatörlüklerden daha da korkunç açlık ve aşırı sömürü planlarını kabul ettirtmek, ve diğer yandan giderek artan borçlanma oranlarıyla mevcut bürokratik işçi devletlerini, emperyalist bankanın görünüşte birer yarı sömürgesine dönüştürecek, dünya kapitalist pazarına yönelmektir.

Polonya’daki bürokratik karşı devrim, şu günlerde bürokratik ayrıcalıklarını sürdürebilmek için ve batı bankalarına olan milyonlarca dolar borcunu karşılayabilmek için, proletaryayı ömür boyu sürecek kürek mahkumluğu koşullarına zorlama uğraşında. Anlatmaya çalıştığımız tam da bu; dünya proleter devriminin en büyük kazanımlarından birine sahip - bir işçi devletine - bir proleter, çelişkili bir şekilde yarı kölelik koşullarına mahkum edilmiş durumda.

4

Dünyanın tanık olduğu en devrimci çağa girilmiş olmasından bu yana geçen 70 yıldan sonra, yaşamakta olduğumuz bu durum, bizi sorunların sorunuyla yüzleştiriyor doğrudan; dünya devrimci önderliği. İnsan uygarlığının en objektif ve maddi ihtiyacı olan dünya sosyalist devrimi, bir dünya devrimci önderliği ile sübjektif bir karşılıklılık ilişkisine sahip. O olmaksızın, diğerinin gerçekleşmesi de olanak dışı. Bu nedenle çözümsüzlük gün be gün, insanlığın krizini de derinleşmekte.

Şurası çok açık ki, 60 yıldan fazla süredir yaşanmakta olan devrimler ve karşı devrimlerin kesin bir şekilde kanıtladığı üzere, uluslararası bir devrimci önderliğin yokluğunda ve bürokrasinin önderliğinde dünya sosyalist devrimi yolunda proletaryanın elde ettiği en büyük zaferler ve ilerlemeler dahi, tam tersi sonuçlara dönüşmekte.

Dünya sosyalist devriminin temel objektif ihtiyacı, -bürokratik değil enternasyonal devrimci bir önderliğe duyulan temel sübjektif ihtiyaçta somutlaşmaktadır.

5

1917 Ekim Devrimi - ki devrimler ve karşı devrimler çağı bu aşamayla birlikte başlar-  yalnızca tarihte ilk kez kapitalizmin mülksüzleştirildiği değil, aynı zamanda -bürokratik ya da küçük burjuva değil- devrimci bir önderlik altında gerçekleşmiş ilk devrim karakterini taşımaktadır. Lenin ve Troçki tarafından biçimlendirilen önderliğin hedefi Rus devriminin ilk safhasını oluşturduğuna inandıkları dünya sosyalist devrimiydi. Bu nedenle onlar açısından temel sorun, İkinci Enternasyonal’in yaşatmış olduğu ihanetin ardından  -özellikle de Rusya’da iktidarın zaptından önceki dönemlerden başlayarak dünyadaki tüm enternasyonalistleri bir araya getirecek- uluslararası bir devrimci önderliğin inşasıydı.

Rus devriminin zaferi, Lenin ve Troçki açısından dünya sosyalist devriminin genel kurmayını yani 3. Enternasyonali, çok daha geniş bir çerçevede inşa etmek için muazzam bir olanak sunmuştur.

6

Kapitalizmi mülksüzleştirebilmeyi tarihte ilk kez başarabilmiş ve halen enternasyonalist bir devrimci önderlik tarafından gerçekleştirilmiş yegane devrimin Rus devrimi olması ne bir tesadüfün ürünüdür ne de şaşırtıcıdır. Bu devrim uzun bir sürecin zirve noktasıdır.
Birinci Dünya Savaşı öncesi, emperyalizmin reformlar yoluyla ve barışçıl yayılma aşamasında 2. Enternasyonalin gözle görülür büyümesine tanık olunur.

Bu enternasyonal, sendikal ve parlamenter rekabete uygun, ama kesinlikle yararsız ve dahası karşı devrimci partilerin bir federasyonundan ibarettir. Reformlar çağının sonu, bazı partileri devrimci savaş yoluyla iktidarın zaptı noktasına iter.

Ama çelişkili bir şekilde, Rusya’nın özgün koşullarından kaynaklı bir şekilde, - reformist değil devrimciydiler, ulusal ölçekte ileri sürdükleri savlar ilerleyen süreçte dünya çapında genel nitelikler haline dönüşecekti- yeni tipte bir parti ve önderlik gelişti yani Bolşevik parti. Bir devrimci savaş partisi ve enternasyonalist devrimci bir önderlik.
Ekim’de önderliğin iktidarı zaptı ve 3. Enternasyonalin kurulmasıyla sonuçlanan ulusal ve uluslararası süreç, sonuçları yarım yüzyıla yayılan, son derece zahmetli ve karmaşık bir katkı niteliği taşımaktadır. Bu katkıyla birlikte, yıpratıcı ve uzun bir ulusal ve uluslararası deneyim süreci de özetlenmiş oldu; Paris Komünü’nden, sonrasında Avrupa işçi sınıfı hareketinin yaşadığı yeniden örgütlenme sürecine -2.Enternasyonal- ve hatta Rusya’da halkçı devrimcilerin Marksizm öncesi devrimci girişimlerine dek uzun bir deneyimdi bu. Ama bütün bu sürecin içersinde belirleyici olan, bu önderliğin devrimlerden geçmiş olmasıydı. Açık bir gerçek olsa da bu durumun altını ısrarla çizmek önemli, zira sıklıkla göz ardı edilen de bir gerçek bu; devrimler olmaksızın, devrimci önderlikler oluşamaz.

Aynı şekilde, büyük grevler ve sendikalar olmaksızın, güçlü sendikal liderler oluşturulamaz, on yıllara yayılacak bir öğrenme ve büyük devrimci sarsıntılar süreci yaşanmaksızın bir devrimci önderlik biçimlendirilemez. Bir başka deyişle, Rusya’da halkçıların hatalı fakat aynı zamanda kahramanca mücadelesi, 2.Enternasyonal’in büyük sosyalist partileri ve hepsinden önemlisi 1905 ve 1917 Şubat’ı olmasaydı, Ekim Devrimi’nin ve 3. Enternasyonal’in devrimci önderliği de olamazdı.
İşte bizim muhakeme alanımız. İlk enternasyonal devrimci önderliğe kaynaklık eden süreci değerlendirirken göz önünde bulundurmamız gerek temel faktörler bunlar. 

7

Ulusal ve uluslararası devrimci bir önderliği biçimlendiren bu uzun tarih öncesi süreç, 3. Enternasyonal ile birlikte niteliksel bir sıçrama yaşamıştır. Dünya sosyalist devriminin genelkurmayı inşa edilirken, dünya devriminin anahtar sorunlarını çözmenin yollarına girilmeye başlanmıştır.

Ne var ki, Sovyet partisinin ve devletinin bürokratikleşmesi, Bolşevik önderliğin tasfiyesini ve hemen ardından da 3. Enternasyonal’in yozlaşmasını beraberinde getirmiştir.

Bolşevik partinin çöküşü, neredeyse aynı zamanda 3. Enternasyonal’in de çöküşü anlamına gelmiştir. Ulusal partilerinden hiçbiri, zamanında Bolşevik partinin 2. Enternasyonal karşısında üstlendiği rolü yüklenme kapasitesini gösterememiştir. Ulusal önderliklerinden hiç biri Stalin’e karşı bilinçli ve etkin bir muhalefet geliştirememiştir. 3. Enternasyonalin bütün ulusal örgütleri içinde en güçlüsü ve “devrimcisi” olan Alman Komünist Partisi, en hararetli şekilde Stalin savunuculuğuna soyunmuştur. Bu partinin önderliğinin, Hitlercilik karşısında göstermiş olduğu ihanetle çöküşü yalnızca dünya proletaryasının tarihte uğradığı en ağır yenilgi olmakla kalmamış, aynı zamanda 3. Enternasyonal’in devrimci bir örgüt olarak defnedilmesini de tescillemiştir. 1933 yılında bu yozlaşma süreci en zirve noktasına erişecektir.

Ulusal partilerinden bazılarının ulaşacağı bir devrimci zafer yoluyla ya da Kremlin’den koparak yeni bir devrimci önderliğin temel taşı olma görevini üstlenmesi olasılığıyla, Komünist Enternasyonal’in de yeniden hayat bulacağı umudu tümüyle ve nihai bir şekilde sona erecekti. 3. Enternasyonal, uluslararası devrimci bir önderlik inşasında ilk ve en güçlü adımdı. Çöküşünden itibaren bu belirleyici sorun, çözümsüz olarak kalacaktı.

8

Tam da bu dönemde Troçki, ileride en önemli tutkusuna dönüşecek sonucu çıkartmaktaydı; yeni bir uluslararası devrimci önderliğin inşası. Dünya partisi olmaksızın ne ulusal devrimci önderliklerin ne de iktidarın zaptına uygun büyük devrimci işçi partilerinin gelişmesi olanaklıydı. Troçki için uluslararası önderlik, ulusal/uluslararası diyalektiğinde zincirin ilk halkasına dönüşecekti.

9

4. Enternasyonal, ilk adımlarını Troçki’nin de hayatta olduğu bir dönemde ve Alman devriminin uğradığı felaketle (1918/23) başlayan ve 2. Dünya Savaşı’yla zirve noktasına ulaşan, dünya devriminin ve proletaryanın aldığı ağır yenilgilerle belirlenen bir karşıdevrim sürecinde atmaya başladı. Stalinizmin ve faşizmin paralel bir biçimde yarattığı fenomenler, tüm dünyada işçi öncülerini ve devrimci öncüyü ya doğrudan fiziksel olarak tasfiye etti ya da hedeflerden saptırdı ve demoralize etti. Koca bir savaşçılar kuşağından geriye neredeyse bir kaç düzinesi kalmıştı.

Bu kez Troçki,  bu defa ilkine kıyasla, çok daha olumsuz şartlar altında bir uluslararası devrimci önderliğin inşasına ikinci kez girişti. 3. Enternasyonal, dünya devriminin en büyük zaferinin ışığıyla halelenmişti, Dördüncü ise en ağır mağlubiyetlerle belirlenmekteydi. Bu nedenle akıntıya karşı kulaç atarak ve dahası aşırı derecede zayıflıklarla doğdu.

Bununla beraber, söz konusu dönemde yaşanılan zayıflığın görece olduğu, ileride Troçki’nin ölümünün ardından yaşanacak zayıflık kadar nihai olmadığı da vurgulanmalıdır.

Hareket, bu ilk etapta, son derece güçlü ve belirleyici bir faktöre sahipti. Önderliğinde Troçki bulunmaktaydı. Dördüncü Enternasyonal’in ilk adımlarına eşlik eden önderlik, tarihin en yoğun ve güçlü devrimci deneyimlerine sahipti. Troçki, 1905 devrimine önderlik edenlerin arasındaydı ve Lenin’le birlikte 1917 yılında iktidarı ele geçirecek önderliği oluşturdu. 3. Enternasyonal’i kurdu ve önderlik etti.

Tam da bundan ötürüdür ki, Dört, devasa bir kafa ve bu kafaya eşlik eden zayıf bir vücutla doğmuştu. Seksiyonlar, bu genel gerilik durumunun bir yansıması gibiydiler. Cannon’un SWP’si ve Sneevliet’in Hollanda ekibinin dışında hiçbir ulusal seksiyon işçi hareketinde deneyim sahibi kadrolara sahip değildi. Aşırı derecede zayıf, genel planda entellektüel marjinallerden ve işçi sınıfına yabancı sektörlerden oluşan önderliklerdi.

Bu nedenle, uluslararası önderlik tarafından gerçekleştirilen hemen hiçbir temel yönlendirme uygulanmadı ya da iyi uygulanamadı. Böylelikle bazı olağanüstü olanaklar da yitirilmiş oldu. Dahası dönem yaygınlaşmış bir gericilik dönemiydi, İspanya ve Fransa’da 1936 yılında yaşananlar türünden, daha ilerde devrimci mücadelelere dönüşecek büyük savunma savaşları verilmekteydi. Özellikle de İspanya’da 1936 devrimine dek yaşananlar, Dördüncü Enternasyonal’in ele geçirdiği, biricik fırsattı. Ama Nin ve önderliği, Troçki’nin kendilerine önerdiğinin tam tersi bir hattı izlemeleri nedeniyle eldeki herşeyi felakete taşıdı. Fransa’da benzer bir felaket, iki ayrı kapasitesiz önderlik yüzünden yaşandı.

Sonuç olarak, Bolşevik Partinin ve 3. Enternasyonal’in mirasçısı olan uluslararası önderliğin ağırlığına rağmen, akıntıya karşı kulaç sallamaya devam etmekteydik. Bu, ulusal önderliklerin marjinalliğinin ve korkunç deneyimsizliğinin bir yansımasından başka bir şey değildi.

10

Troçki’nin 1940 yılında katledilmesi, aynı zamanda 4. Enternasyonal’in maruz kaldığı en ağır politik darbe anlamına gelmiştir. Bu katliamın niteliksel sonucu, en deneyimli önderliğin kaybıydı.

Troçki’nin katlinin, bir uluslararası devrimci önderliğin inşası süreci açısından oynadığı belirleyici önem üzerinde hiç bir zaman gerektiğince durulmamıştır. Stalin’in onu öldürme konusundaki umutsuz takıntısı yalnızca basit bir intikam duygusundan fazlasını içermekte, detaylı ve soğuk bir politik hesaba dayanmaktaydı; zira Troçki yaşadığı sürece, Bolşevik önderlik de yaşamaya devam edecekti.

Troçki’nin ölümüyle başlayan gerileme, Dört açısından niteliksel önemdeydi. O dünya devriminin sevk ve idaresine ait yarım yüzyıllık bir tecrübenin kristalize olduğu bir kişiydi ve onun yokluğu Dört açısından, yarım yüzyıllık bir gerileme anlamına gelmekteydi.

Ölümünün ardından Dört, başlangıç noktasına, neredeyse sıfır noktasına geri döndü. Görece zayıflığı, mutlak bir zayıflığa dönüştü. Aşırı derecede zayıf ama anıtsal bir önderliğe sahip bir uluslararası örgütten, baştan ayağa, her düzeyde zayıf bir örgüte dönüştü.

Bu yenilgi son derece trajik sonuçlara sahip olacaktır. Zira Rusya’da Nazi/faşist ordularının uğrayacağı mağlubiyetle birlikte, tarihsel eğilim yön değiştirmeye başlayacaktı. Yeni bir devrimci döneme girilmek üzereydi. Akıntı lehimize dönmek üzereydi, aleyhimize değil.

Eğer Troçki bir önder olarak yalnızca bir 12 yıl kadar faaliyetini sürdürebilseydi, bu örneğin, Bolivya’daki partimiz POR’un savaş sonrası Dört’ün elde ettiği en devrimci olanağı satan Pablo’nun değil, Troçki’nin önderliğinde daha fazla gelişmesi ve 1952 yılındaki devrime daha güçlü müdahaleler gerçekleştirmesi anlamına gelecekti.

Bu durum bile inanıyoruz ki tarihin akışını başlı başına değiştirmeye ve bir uluslararası önderliğin inşası sürecini belirlemeye yeterdi.

11

2. Dünya Savaşı sürecinde gördüğümüz gibi, eğilim dönüşüme uğramıştı. Yeni bir devrimci etap başlamaktaydı. Bu devrimci yükselişin gücü o denli muazzamdı ki, dünya kapitalist sisteminin kan kaybından ölmesi için şartlar istenenden de fazla olgunlaşmıştı. Zira devrim kıta Avrupa’sının başlıca ülkelerinde gündem haline dönüşmüştü. Ama emperyalizm ölüm hükmünü erteletmeyi başardı. Kremlin bürokrasisi ile varılan pakt ve Yalta ve Potsdam karşı devrimci anlaşmaları Batı Avrupa’daki devrime fren koydu.

Ama bu karşıdevrimci zafer emperyalizme bedavaya mal olmadı, temel olanlar kurtarılmıştı ama muazzam yoğunlukta kayıplar karşılığında; Doğu Avrupa ve Çin.

Yeni devrimci dönemin ilk dalgaları geride bir yan ürün olarak, yeni işçi devletleri formasyonunu bırakmıştı.

12

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı dalga, diğer ülkelerde zayıf ya da pratik açıdan var olmayan önderlikler bulurken, Rusya’da güçlü, enternasyonalist bir devrimci önderlik bulmuştu. Bu nedenle Rusya’da neredeyse tüm Avrupa’yı tutuşturan Şubat devriminin açtığı kanal, Ekim devrimine erişti.

Bir başka deyişle, Rusya’da bilinçsiz proleter devrim, bilinçli proleter devrimine dönüştü. Sevk ve idaresinin olasılıkla küçük burjuva ya da bürokratik önderliklere teslim edileceği bir devrimden, uluslararası bir devrimci önderlikçe sevk ve idare edilen bir proleter devrime dönüştü. Diğer ülkelerde, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan, Balkanlar ve Türk İmparatorluğunun Şubat devrimleri, burjuva devletlerinin yeniden inşası ya da güçlendirilmesiyle sonuçlandılar.

Öte yandan, 2. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan devrimci yükseliş,  istisnasız hemen hiç bir ülkede güçlü enternasyonal devrimci önderlikler bulamadı. Günümüze dek yeni bir Ekim Devriminin yaşanmamış olmasının nedeni budur. Bu, günümüze dek Bolşevik devriminde olduğu gibi, muzaffer ya da mağlup ama enternasyonal devrimci bir önderlik tarafından yönetilen hiçbir devrimin gerçekleşmemiş olduğu anlamına gelir.

Bu ikinci devrimci dönemde sonsuz sayıda Şubat devrimi yaşandı ve halen yaşanmaya da devam ediyor. Bu durum tüm kıtalarda ve Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde yaşananlardan binlerce kez daha yoğun ölçeklerde gerçekleşmekte. Bu Şubat devrimlerinin ya da Şubat devrimci süreçlerinin büyük çoğunluğu klasik bir seyir izledi; belirli bir seviyede bürokratik ya da küçük burjuva önderliklerce, devrimci kalkışma ve sınıf mücadelesinin aşırı kutuplaşması, sınıfın sınırlarını parçalayıp onu burjuvaziyi mülksüzleştirmeye taşımadan önce frenlendiler.

Bu örneklerin -ısrarla vurguluyoruz- büyük çoğunluğunda, son tahlilde burjuva devlet ya yeniden inşa edildi ya da görece bir dengeye kavuştu.

Ama 2. Dünya Savaşı’nın ardından, her ne kadar Troçki tarafından soyut bir olasılık olarak öngörülse de, önceki dönemde hiç yaşanmamış, tümüyle yeni bir durum gündeme girecekti; Şubat Devrimleri. Yani küçük burjuva ya da bürokratik önderliklerce yönetilen, bir dizi olağanüstü objektif faktörün ürünü olarak sınıfın sınırlarını aşarak, ulusal çerçevede kapitalizmi mülksüzleştirdiği ve böylelikle doğumundan itibaren bürokratikleşmiş işçi devletlerinin oluşumuna yol açan proleter devrimleri.

Yugoslavya,Çin,Küba,Vietnam gibi devrimleri bu şekilde değerlendiriyoruz. Aynı şekilde Kızılordu’nun ilerlemesi esnasında Doğu Avrupa’nın geri kalanında sermayenin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanan süreçleri de “kendine özgü Şubat Devrimleri” olarak karakterize ediyoruz.

Bu sorun üzerinde dikkatle durmalıyız, zira ileride göreceğimiz üzere enternasyonal bir devrimci önderlik inşası mücadelesinin karşı karşıya kaldığı güçlükleri kavrayabilmek açısından bizlere önemli birikimler sunmaktadır bu alan.

13

Özetle tarihi ilerleme, olağanüstü eşitsiz bir gelişim şeklinde seyretmiştir. En gelişkin devrimci yükseliş dönemine -2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından- uluslararası bir devrimci önderlikten ve gerçek anlamda devrimci -enternasyonalist- ulusal önderliklerden yoksun olarak girdik.

Troçki’nin öngörüsüne karşın, tarihsel sürecin ters yüz oluşu -karşı devrimciden devrimciye doğru- otomatik olarak beraberinde, varolan yegane enternasyonal devrimci önderlik durumundaki Dördüncü Enternasyonal’in de eşit oranda güçlenmesini getirmemiştir.

Bu gün belirtmeliyiz ki, Troçki’nin ölümünün ardından geçen 40 yılda -metnin yazıldığı tarih- reddedilemeyecek bir gelişmenin deneyimlerini yaşadık, ama hala bu hedefin -devrimci önderlik inşası - ışığını takip etmekteyiz. Ve bu durum bize hem objektif devrimci şartların yoğunlaşmasından hem de bürokratik önderliklerin kaçınılmaz iflaslarından kaynaklı olarak, bir enternasyonal devrimci önderliğe duyulan gereksinimin azalmadığını, aksine her geçen gün daha da fazla yoğunlaşmakta olduğunu göstermekte.

Troçki’nin öngörülerine rağmen, yeni bir devrimci döneme girmenin aygıtların otomatik bir şekilde çökeceği anlamı taşımamasının, objektif açıklama sıralamamızda ilk sırayı işgal etmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Zira aparatların kriz ritmi devrimci yükselişlerin ritmine nazaran daha yavaş işlemiştir.

Bu eşitsizlik, belirleyici öneme sahip bir gelişmeyle en kızgın noktasına ulaşmıştır. Bir dizi ülkede kapitalizmin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanan “Şubat devrimler”i. Yani yeni bürokratik işçi devletleri.

Kısaca açmak gerekirse; 2. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda Kremlin’e bağımlı bürokratik aparatlar, zayıflamamış aksine güçlenmişlerdir (aynı dönemde krizleri de başlamıştır).

İlk olarak, bu sektörleri geliştiren objektif bir gelişme yaşanmıştır; 2. Dünya Savaşı ve tüm emperyalizmlerin ve Rusya’daki bürokrasinin buna vesile olma biçimleri, Avrupa’daki iki en güçlü proletarya’nın -Rus ve Alman-  fiziken imha olmasına yol açmıştır.

İkincisi, diğer ülkelerde devrime doğru yönelmekte olan -yani objektif açıdan Troçkizme doğru yönelen- milyonlarca işçi ve eylemci, SSCB’yi faşizmi alt etmiş bir güç olarak görmeye başlamış ve ardından Doğu Avrupa’da sermayenin mülksüzleştirilmesi ve Çin devrimi gelmiştir. Dünya devriminin bu zaferleri, hatalı bir şekilde bunların Stalin’in eseri olduğuna inandırmıştır bu kesimleri. Böylece yüz binlerce mücadeleci işçi, özellikle de Batı Avrupa’da Stalinist partilerin bataklığına gömülmüşlerdir.

Ardından Kremlin aparatının krizi başlamıştır. Ne var ki bu durumun sonuçları derhal ortaya çıkmamıştır. Sonuçlar iki dönüştürücü engelin belirmesiyle birlikte 60’lı yıllarda ortaya çıkacaktır. Maoizm ve Kastroculuk.

Yeni işçi ve öğrenci öncü kuşakların sıtkı, eski Komünist Partilerden iyiden iyiye sıyrılmış durumdaydı. Ne var ki, çekim gücü Troçkizmde değil, prestijlerini yitirmiş komünist partilerin yarattığı karmaşada, devrimci bir bayrak dalgalandırmakta oldukları izlenimini yaratan Şubat Devrimlerinin kestirmeci önderlikleri Maoizm ve Kastrizmdeydi.

Amerika’da ve Avrupa’da radikalleşmiş yeni bir eylemci kuşağı kitlesel bir şekilde, Kastrocu gerillacılığa, Maoizme ya da genel olarak aşırı solcu merkezciliğe doğru akmaya başlar.

Bu uluslararası engellere bir de 2. Dünya Savaşı’nın ardından doğan ya da gelişmeye başlayan burjuva ya da küçük burjuva milliyetçi hareketler eklenecektir. Arjantin’de Peronizm, Bolivya’da MNR, pek çok Arap ülkesinde etkin olacak Nasırcılık, MNA ve ardından Cezayir FNL’si vs.

Son dönemde ise bu durum niteliksel bir dönüşüme uğramakta. Politik devrim ve aparatların yaygınlaşmış krizi, öylesine bir noktaya ulaşmış durumda ki, bu gün olağanüstü ölçüde önü açık bir yolda ilerlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz.

Tüm bürokratik önderlikler, milliyetçi hareketlerin büyük çoğunluğunda da yaşandığı gibi baş döndürücü bir prestij kaybı sürecinden geçmekteler. Günümüzde Maoizm, hiçbir radikalleşmiş eylemci eğilim üzerinde, çekici bir etki yaratabilme kapasitesine sahip değil. Merkez Amerika’yı dışarıda tutarsak, aynı durum dünyanın geri kalan bölgelerinde Kastrizm açısından da geçerlidir. Polonya’da yaşananlar, hem kılık değiştirmiş “devrimci akımlar” hem de Kremlin’e bağlı olanlar açısından ölümcül sonuçlar yaratacaktır. Bu açıdan, Peronculuğun, kolaycıların ve milliyetçi hareketlerin büyük çoğunluğunun, 30 yıl önceki düzeylerinin gölgesine bile sahip olmadıklarını görmek hiç zor olmayacaktır.

Kategorik olmak zorundayız zira Troçkizm ile kitleler arasındaki bürokratik engellerin çökmekte oluşu, mevcut dünya durumunun bizler açısından en canlı ifadesine dönüşmüştür. Kitleler eski önderliklerine her defasında daha az güvenmektedir. Yeni işçi ve öğrenci eylemci kuşağı, kendilerini aparatlarca ihanete uğramış hissetmektedir.

14

Enternasyonal devrimci bir önderliğin inşası sürecinde yaşanan büyük güçlükler ve gecikmeler, aynı zamanda bir dizi derin sübjektif faktörün de ürünüdür.
Daha önce de altını çizmiş olduğumuz gibi, Troçki’nin ölümüyle birlikte Dört önderliksiz kalmıştır. Önderliğin yeniden oluşturulması sürecine, o dönemdeki son derece zayıf ve tecrübesiz ulusal önderlikler temelinde girişilebilmiştir.

Diğer yandan, Bolşevik ekibin ve 3. Enternasyonal’in inşa süreci tarihinden de gördüğümüz gibi, enternasyonalist devrimci bir önderliğin inşa süreci uzun ve zorlu bir süreçtir. Hata ve başarıların deneyimleriyle ve özellikle de büyük işçi ve kitle hareketi mücadelelerine devrimci ve karşı-devrimci süreçlere katılarak on yıllar boyunca öğrenmeyi gerektirir.

Sözün bittiği yerdeyiz, dünya işçi hareketinin ve tüm insanlığın, ete kemiğe büründüğü en zorlu göreviyle karşı karşıyayız.

2. Dünya Savaşı’nın ardından, kısa ya da orta vadede güçlü bir enternasyonal devrimci önderliğin çıkmış olması mucizevi bir gelişme olurdu. Ama günümüz politikasında mucizelere yer yoktur. Mucizeler orta çağla beraber ömürlerini tamamlamışlardır.

15

Öte yandan, bir enternasyonal devrimci önderliğin inşa sürecini etkileyen sübjektif faktörleri de derinlemesine ele almak durumundayız. Sürekli olarak “zayıflık” ve “hatalardan” söz etmek, bizleri soyut nitelemeler yapmaya itecek ve sınırlayacaktır. Belirtmeliyiz ki temel “zayıflık” ve büyük “hata” bir ada ve soyada sahiptir: Revizyonizm.

Bu uzun yürüyüş boyunca sınıf mücadelesinde yaşanmış her büyük gelişme (özellikle de dünya ölçeğindeki her bir devrimci zafer), hareketimiz içinden bazı sektörlerde, bu zaferlerin bürokratik ya da milliyetçi önderliklerine yönelik bir adaptasyon eğilimi geliştirmesine yol açmıştır.

Enternasyonal bir devrimci önderlik inşası için mücadele -tıpkı ulusal devrimci önderliklerin de inşasında olduğu gibi -önümüze, kitleler karşısında bizimle mücadele halindeki tüm bürokratik ya da milliyetçi önderliklerin alt edilmesi görevini dayatmaktadır. Devrimci bir önderliğin inşası süreci, bu nedenle aynı zamanda -Geçiş Programı’nda da eşsiz bir biçimde vurgulandığı gibi- kitle hareketi içindeki tüm bürokratik ya da küçük burjuva akımlara karşı yürütülecek durmak bilmez bir mücadele anlamı taşımaktadır.

İşte revizyonizmin uygulamadığı şey tam da budur. Hareketimiz içinde yer almış tüm farklı revizyonist eğilimler aslına bakılırsa her zaman bir ortak özelliğe sahip olmuşlardır: bu akımlara karşı durmak bilmez bir mücadele yürütme görevini bir kenara bırakmak, öte yandan herhangi bir bürokratik ya da milliyetçi eğilim ile halen ilerici ve devrimci bir rol üstlenmekte olduğunu varsayarak, bir tür blok oluşturmak.

Bu adaptasyon çabalarını çeşitli biçim, renk ve ölçülerde örneklemek mümkündür. Ama yol açmış oldukları sonuçlar hep aynı olmuştur. Bu girişimlerin tümü, tasfiyecidir. Altını çizmek istediğimiz nokta, bu tasfiyeci eğilimlerin, enternasyonal devrimci bir önderliğin inşası uzun yürüyüşünde, karşılaştığımız temel bir sübjektif engele dönüşmüş olmasıdır.

Bu uzun yürüyüşü, gelişmeler karşısında kendisini ilkeci ya da revizyonist pozisyonlarla ifade eden eğilimler arasındaki bölünmeler ve birleşmeler tayin etmiştir. Bizler de bu gerçekten azade, orijinal bir örnek değiliz. Bolşevik önderliğin ve 3. Enternasyonal’in inşasına yol açan süreç de bir dizi kopma ve birleşme aşamasının bir ürünüydü.

16

Belirtmiş olduğumuz objektif ve sübjektif faktörler arasındaki bağlantı, bize aynı zamanda bu uzun yürüyüş esnasında yaşanan aşamalara dair özlü bir karakterizasyon yapma olanağı sunmaktadır.

2. Dünya Savaşı’nın ardından Dört, Michel Pablo’nun başını çektiği bir uluslararası önderlik oluşturdu. Bu ekip, aşırı derecede zayıf ve tecrübesiz ulusal önderliklerin bir izdüşümüydü. Ama öte yandan, önceki bozgun dönemiyle kıyaslandığında böylesi bir önderlik ekibinin oluşturulması bile başlı başına bir ilerlemeydi.

Bu önderlik işbaşına geçtiğinde, zaten marjinalleşmiş durumdaki birçok grup ya da sektör silinmiş durumdaydı.

Pablo’nun önderliği, “yeni işçi devletleri” türünden orijinal fenomenlere yanıtlar geliştirme gayretine girişti ve özellikle de işçi ve kitle hareketine doğru itmek suretiyle Troçkist grupçukları marjinaliteden çıkartmaya çabaladı.

Ama belirtmiş olduğumuz gibi, savaşı takip eden dönemde yaşanan devrimci yükseliş beraberinde otomatik bir şekilde Stalinist bürokrasinin de alaşağı olmasını getirmemişti. Tam tersine bu süreç, Stalinizmin aparatlarını tam da krizlerinin başlamakta olduğu bir dönemde anlık bir güçlenmenin eşiğine taşımıştı. Bu heybetli engel, Troçkizmi bir yana, kitleler ve eylemcileri diğer yana düşürerek dikilmekteydi. Bir de bu duruma ek bir güçlük eklendi: sömürge ve yarı-sömürgelerde hızla güçlenmekte olan büyük milliyetçi hareketler.

Öte yandan bu büyük objektif zorluklar, bir diğer sübjektif faktörle birleşti. Pablo Stalinizme ve milliyetçi hareketlere dönük bir uyarlanma politikası geliştirmeye başladı.
Pablocu önderlik ekibi -sermayeyi mülksüzleştirme noktasına dek gelen “Şubat devrimlerinin” yol açtığı- yeni işçi devletlerinin oluşumundan ve milliyetçi hareketlerin süratle filizlenmekte oluşundan derin bir şekilde etkilenmiş durumdaydı.

Bizce eğer bu revizyonist uyarlanmacılık hakim olmasaydı, 50’li yıllarda Dört, hızlı bir şekilde gelişebilirdi. Avrupa’daki tüm ülkelerde ve ABD’de kitlelere giden yol hala aparatlarca tıkanmış olmasına karşın ve hatta ekonomik patlama ve sosyal barış dönemi başlamakta olmasına rağmen, Troçkizmin artık bir kitle hareketi akımına dönüştüğü Bolivya gibi olağandışı durumlar söz konusuydu.

Pablo revizyonizmi, 1952 Bolivya devrimine ihanet etti ve böylelikle, Dört’ün o ana dek elde ettiği en büyük fırsatın heba olmasına yol açtı. MNR hükümetine uyarlanma yerine ilkeci bir politikada ısrar, Troçkizmi Latin Amerika’daki tüm öncüler nezdinde de devrimci bir seçenek haline getirmiş olacaktı.

Pablocu enternasyonal sekreterliğin yol açmış olduğu felaketler karşısında, Uluslararası Komite’nin oluşturulması (SWP, Healy, Lambert ve Latin Amerika Ortodoks Troçkizm Sekreterliği SLATO ile birlikte) belki pozitif ve fakat çelişkili bir başka bilanço aşamasını ifade etmektedir. Ne SWP, ne Healy, ne de Lambert demokratik merkeziyetçilik temelinde bir enternasyonal önderlik inşasından yana olmadılar. Onlar açısından, Uluslararası Komite ulusal partilerin bir federasyonundan başka bir anlama gelmemekteydi. Bu politik anlamı daha ileride ortaya çıkacak organize bir revizyonizmdi. Kısa sürede, krize girmiş durumdaki Pablocu revizyonizmi sonlandırmaya dönük ciddi bir mücadele yürütülmeyeceği anlaşılacaktı.

Ama çelişik bir şekilde Uluslararası Komite çerçevesi, yalnızca Latin Amerika düzeyinde sınırlı kalsa da yeni bir enternasyonal önderlik inşası deneyimine yani SLATO’ya da bir zemin hazırlayacaktı.

Hatırlayalım, SLATO’nun Hugo Blanco’nun köylü hareketini oluşturmasına yol açan politikası, hareketin yenilgiye uğramasına ve Peru Troçkizminin tüm korkunç politik ve örgütsel zayıflıklarına rağmen Troçkizmi bu ülkede bir kitle hareketi akımına dönüştürmüştür. SLATO olmaksızın bu ilerlemeler kaydedilemezdi.

Bu mütevazi bölgesel enternasyonal önderliğin varlığı ve işleyişi, aynı zamanda bize Arjantinde Troçkizmin oluşturmuş olduğu politik ağırlığı açıklayan bir temeldir; ilkeci bir enternasyonal önderlik referansı olmasaydı Arjantin ve tüm Güney Amerika Troçkizmi bunak Posadas’nın ellerinde mahvolacak ya da Arjantin’de Abelardo Ramos ve Bolivya’da Moller örnekleriyle yaşandığı gibi milliyetçi hareketlerce sindirileceklerdi.

1963 birleşmesi çelişik karakterli bir diğer büyük ilerlemeyi ifade etmektedir. Birleşme, o dönemde sınıf mücadelesindeki en ciddi gelişmelere -Küba Devrimi-  ilkeci bir tarzda yanıtlar geliştirme çabaları temelinde gerçekleşmiştir. Healy ve Lambert’in savunmama yönündeki pozisyonlarına karşın, Küba doğru bir biçimde bir işçi devleti olarak tanımlanmış ve Troçkizmin dünya çapında bir merkezi görevi olarak Yanki emperyalizminin saldırılarına karşı onu savunma görevi öne konmuştur. Bu değerlendirmeler içinde aynı zamanda Küba Devriminin çok sayıda devrimci öncünün geleneksel partilerden kopmasına yol açarak, Moskova yanlısı komünist parti aparatları açısından da ciddi bir darbe anlamına geleceği sonucuna ulaşılmıştır.

Bu kabiliyetli duruş sayesinde 1968 Mayısında Fransa ve tüm dünyadaki devrimci yükselişe müdahale etmeyi başarabildik. Bu fırsattan yararlanmayı bilmek, aynı zamanda tüm dünyada gözle görülür ilerlemeler kaydetmemizde ve Fransa’da LCR’in binden fazla militana sahip ilk Troçkist parti olmasında belirleyici oldu.

Diğer yandan, bu birleşme sürecine katılmayan Lambert’in örgütünün, Fransa Mayısı otobüsünü tümüyle kaçıracak olması bir tesadüfün eseri değildi. Healy ile birlikte geçireceği nihai evrim onu ulusal bir sektin koşullarına mahkum edecekti ki bu da birleşme sürecinin bilançosunda negatifler hanesine yazılmalıdır.

Ama aynı zamanda, 1963 birleşmesi tümüyle bürokratik bir biçim altında gerçekleştirilmişti. Bu birleşme SWP ile dağılmakta olan Pabloculuk içinden çıkan Mandel eğiliminin tepeden inmeci bir anlaşmasının ürünüydü. Bu nedenle Pablo revizyonizminin ne anlama geldiğine dair en ufak bir bilançonun yapılmasına bile gerek duyulmamıştı. Böylelikle yeni bir revizyonist adaptasyonun temelleri de şekillenmeye başlayacaktı: bu kez Kastroculuğa ve daha ikincil olarak Maoculuğa.

Belirtmiş olduğumuz gibi, yeni bir olguyla karşı karşıyaydık; Küba Devrimi ve Maoculuğun Moskova’dan kopuşu, Moskova’ya bağlı komünist partilerce kandırılmış yığınsal işçi ve öğrenci öncüleri nezdinde bu akımları son derece kuvvetli birer çekim merkezine dönüştürmekteydi. Birleşik Sekreterlik bu yeni olguya teslim olacaktı.

Birleşik Sekreterlik’in revizyonist uyarlanmaları, başlangıçtaki başarılarını aşarak onun ikincil doğası haline dönüşecekti. Kastroculuğa teslimiyet onun temel takıntısı haline gelmiştir ve halen de öyledir. Ama bu durum, Avro-komünizme ya da Portekiz devriminde MFA’ya yönelik teslimiyetinde olduğu gibi, karşılaşılabilecek her politik olgu karşısında BS’nin çok yönlü ve oynak bir revizyonizm geliştirmesine de engel oluşturmamıştır.

Şimdiyse Fransa sosyal demokrasisinin seçim zaferiyle başı dönmekte olan BS ve onun Fransa seksiyonu LCR, Pierre Lambert ile birlikte Mitterand’ın ilk Troçkist uşakları olma görevine hazırlanmaktalar. BS’nin Kastrocu revizyonizmi en az Pablocu revizyonizm kadar tasfiyeci olmuştur. BS, gerillacı aşamasında, yüzlerce kadronun imhasıyla beraber, Arjantin’de PRT-ERP ve Bolivya’da POR gibi pek çok seksiyonun da yok olmasına yol açmıştır.

Mandelci revizyonizm, Nikaragua devrimi sayesinde yeni rekorlara imza atabilir. Pablo’nun Bolivya’daki Paz Estensorro hükümetine yönelik pozisyonunda olduğu gibi, BS de, Robelo, Violeta Chamorro ve FSLN’nin Ulusal Yeniden İnşa Hükümeti’nin emirlerine tümüyle itaat etmektedir. Bu itaatkarlık öylesine uç noktalara ulaşmıştır ki, özellikle Nikaragua’da ve genel olarak da Merkez Amerika ülkelerinde Troçkist partilerin inşasını yasaklama aşamasına gelir BS.
Bu nedenle Troçkist partileri inşa etmeye girişen Troçkistleri tutuklayarak vahşice işkence eden Nikaragua ve Panama hükümetlerini alkışlamayı da marifet saymıştır. Bu gelişme BS’yi parçalanmaya taşımıştır.

Ama BS’nin bu revizyonist uyarlanmacı süreci karşısında, bir başka süreç daha işlemektedir: ortodoks ve ilkeci akımların gelişim süreci. 60’lı yıllardaki kazanımlarının ardından BS, bir duraklama ve gerileme dönemine girmeye başladığında, 60’lı yıllarda çok daha dinamik bir gelişim kaydeden ortodoks akım tam tersi bir çıkış yakalayacaktır.

Zira bu akım, -BS 60’lı yıllar boyunca yalnızca karşı devrimci aparatlara uyarlanmaya kafayı yormaktayken- tavizsiz bir mücadeleyle tüm milliyetçi hareketlerin ve bürokratik aparatların krizinden en çok yararlanmış akım olacaktır.

PST ile SWP arasında, TLT-FLT’nin oluşturulması ilk önemli adım olmuştur. Bu oluşum, dünyada bir ikinci örnek olarak, Arjantin’de 1000’i aşan militana sahip güçlü bir Troçkist partinin kurulmasını da beraberinde getirmiştir. Bu gelişim, SWP’nin saflarımızdan ayrılmasından sonra da durmamış aksine yeni mevziler kazanılmaya devam edilmiştir.

Altını çizmek gerekir ki, başka hiçbir Troçkist akım yalnızca 5 ya da 6 yıl içersinde elde edilen bu gelişim ritmini yakalayamamıştır. Bazı örnekler verelim; Sosyalist Blok’un kazanılması ve Kolombiya’da PST’nin inşası, 1975 yılında yalnızca 5 militanla yola çıkan Brezilya’da Sosyalist Birlik’in (CS) gelişimi, Merkez Amerika’da kaydedilen gelişmeler ve Simon Bolivar Tugayları’nın oluşturulması ve Nikaragua devrimine müdahale, ABD’de yaşamakta olduğumuz ilerlemeler, İspanya’da PST’nin inşası ve Şili’de Troçkizmin yeniden inşasına girişilmesi vs.

Şüphesiz bir zafer yürüyüşünden söz etmiyoruz, aksine anlaşılabilir ölçülerde bir hatalar ve krizler süreci eşlik etmiştir bu sürece. Ama bu durum perspektifimizi kaybetmemize de yol açmamalı, zira sözünü ettiğimiz yürüyüş yükseliş içeren bir yürüyüştü.

Bolşevik Fraksiyon (FB) 1979 yılında tüm Troçkist hareketin yönelimini belirleyecek bir adım attı.

17

Nikaragua devrimi, Simon Bolivar Tugayları’nın (BSB) bu devrime müdahalesi ve BS’nin Kastroculuğa ve Sandinizme tümüyle teslimiyeti, 1979 yılında BS’yi parçalanmaya taşıdı ve genel olarak Troçkist hareketi BS’nin içinde ya da dışında yeniden pozisyon almaya zorladı.

Nikaragua gelişmeleri, eski CORCI ile eski FB’nin devrimci ilkelerin savunusu temelinde bir araya gelmelerine yol açtı. Böylece ilk olarak Eşitler Komitesi ve ardından da IV.Enternasyonal (CI) oluştu.

Bu günse IV.Enternasyonal (CI) yok. OCI önderliğinin Mitterand hükümetine ve genel olarak da Fransız sosyal demokrat aparatına revizyonist uyarlanması nedeniyle bu örgütlenme de çökmüş durumda.

OCI önderliğinin Mitterand’a teslimiyeti -LCR ile birlikte- Troçkist hareketin tarihindeki en büyük ihanettir. İhanet, Pablo’nun Bolivya’da 1952 yılında yaptıklarıyla aynı düzlemde hatta daha da kötüdür. Durumu böyle değerlendirmemizin bir nedeni var zira Troçkizm artık Fransa’da Fransız politik hayatının tarihsel akımlarından birine dönüşmüş durumdadır. Sıfırdan başlayan değil aksine birkaç bin militanı bir araya getiren ve son derece geniş bir sempatizanlar yığınına hitap eden partilerden söz ediyoruz.

OCI ve LCR’ın -uşaklıkta limitleri zorlayarak- halk cephesi hükümetine yönelik adaptasyonları, Fransa’da kitle desteğine sahip devrimci işçi partileri inşa etme fırsatına sırt çevirmekte oldukları anlamına gelmektedir. Böylesi bir parti yalnızca Fransız Komünist Partisi PCF ve Sosyalist parti PS’ye ve onların halk cephesi hükümetlerine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülerek kurulabilir. Ancak bu şekilde, işçi ve halk hareketi bu hain partiler karşısında hayal kırıklığına uğradığında onları kazanmak mümkün olacaktır. Oysa bu hattın tam tersini takip eden Lambert, Mandel ve hatta Pablo şimdilerde Mitterand’ın “Troçkist uşakları” rolünü üstlenmektedirler.

OCI’nin gerçekleştirdiği bu teslimiyetçilik aynı zamanda IV.Enternasyonal (CI)’nin kuruluşunun da taktik bir hata olduğunu göstermektedir. Böyle diyoruz çünkü, birleşme OCI önderliğinin hatalı bir şekilde karakterize edilmesi temelinde gerçekleşmiştir. Onları ortodoks ve ilkeci olarak değerlendirmekteydik. Tümüyle hatalıymışız.

Lambert’in Pablocu/Mandelci gelenekten çok farklı yeni bir revizyonizm çeşidi geliştirmekte olduğunu görememişiz: Sosyal Demokrasiye uyarlanmak.

Somut açıdan, OCI önderliği Fransız sosyal demokrasisinin Mitterand akımıyla ve emperyalizmin ajanı, tescilli grev kırıcı Andre Bergeron’un önderliğinde bulunduğu Force Ouvriere sendikal bürokrasisiyle son derece geniş politik ve örgütsel ilişkiler geliştirmiştir.

Lambert, Mitterand ve Bergeron’un politikalarının “Troçkist” tercümanıdır. Hem eski FB hem de eski CORCI geleneğinden gelenler olarak, OCI önderliğinin ilkeci karakterine dair bir şüphe beslemiyorduk. Bu karakterizasyonda yapmış olduğumuz hatadan ötürü, eski IV.Enternasyonal (CI) -böyle olmasını arzuladığımız için değil, gerçekten böyle olduğu için- ilkesiz bir cepheye dönüştü. Kuruluş konferansında onayladığımız programatik tezleri, ilkeci tezler olarak değerlendirmeye ve savunmaya devam ediyoruz. Ama deneyim göstermiştir ki henüz tamamlanmamışlardır, En azından biri halk cepheleri, diğeri sosyal demokrasi olmak üzeri herhangi bir yeni cins revizyonizme meydan vermeyecek yeni tezlerle desteklenene kadar eksik kalacaktır bu tezler, bunlara bir de Pierre Lambert’i eklemek gereklidir.

Diğer yandan belirtmeliyiz ki, söz konusu hata stratejik değil, taktiktir. Bu acı krizden güçlenerek çıkan OCI önderliğinin revizyonist akımı değildir, aksine bu süreçle beraber bir paçavra gibi kalmışlardır. Ulaşmış oldukları perspektif Healy’ninkiyle aynıdır, ulusal bir tarikat olarak kalmak ve bazı ülkelerde acentalara sahip olmak.

18

Bu uzun yürüyüşün bilançosunda bir senteze ulaşmak için ya da diyelim ki, karmaşaya yol açmadan, materyalist bir açıklama geliştirmek için, iki referans noktası arasındaki ilişkiyi ölçü almalıyız.

İlki bir enternasyonal devrimci önderliğin inşasına duyulan yakıcı objektif ihtiyaçtır. Bu referans noktasıyla ilişkili olarak belirtmeliyiz ki, sınıf mücadelesi bu ihtiyacı her geçen gün daha da keskinleştirmekte, bu noktada ikameci tutumları, Pierre Lambert’inki gibi kriz halindeki akımlara ve tarikatlara bırakarak son derece net olmak durumundayız.
Ama bu uzun yürüyüşün hassas bir biçimde çıkartılması gereken bilançosuna dair daha az önem taşımayan ikinci referans noktası ilkinden daha maddi ve objektiftir. Bu ikinci referans noktası, mücadelemizde ilerlemeler kaydedip kaydetmediğimizdir.

Ve bu noktasına ilişkin olarak da kategorik bir yanıt geliştirmek durumundayız; Troçkizmin ilerlemesi yapılan tüm hatalara, dahası revizyonizmin en korkunç “hatalarına” rağmen muazzam olmuştur. Bu süreç çerçevesinde göz önünde bulundurulması gereken bir başka gerçek ise, son on yıl içinde en dinamik ve farklı ülkelere yayılarak sayısal ölçekte de en gelişme kaydeden akımın bizim ortodoks akımımız olduğudur.

Bu gün, 1979 yılında BS’nin parçalanmasından ve eski IV.Enternasyonal (CI)’nin yaşadığı krizin ardından, Troçkizmi sahiplenen ve gerçek bir enternasyonal işleyişe sahip iki -evet yalnızca iki- yapılanma mevcuttur; revizyonist BS ve bizim akımımız. Hem Healy hem de Lambert yurt dışındaki bir kaç uydularıyla birlikte ulusal bir sekt görünümüne gömülmüş kalmışlardır.

19

Enternasyonal devrimci bir önderliğin ve 4. Enternasyonal’in inşası mücadelesini sürdürebilmek için, sahip olduğumuz tüm önder, grup ve partilerden kitle hareketine nüfuz etmelerini bekliyoruz.

İlk olarak BS revizyonizmine ve ardından da OCI revizyonizmine karşı, ilkesel bir pozisyon geliştirerek demokratik merkeziyetçilik temelinde bir enternasyonal örgüt inşa etmeliyiz. Bir başka deyişle, acil bir şekilde demokratik merkeziyetçi kurallarla işleyecek bir uluslararası önderlik oluşturmalıyız.

Böyle düşünüyoruz zira, bu uzun yürüyüşün tüm deneyimlerinin de doğruladığı üzere,  Troçki’nin ulusal devrimci partilerin inşasında ilerlemeler kaydedilebilmesi için bir enternasyonal devrimci önderliğin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu yönündeki yaklaşımını tümüyle paylaşmaktayız.

Bu yaklaşım bir diyalektik bütünlük sergilemektedir; ulusal ölçekte elde edilen zaferler, enternasyonal gelişme açısından belirleyici önem taşırlar. Örneğin LCR’ın Fransa Mayısı’ndaki büyük başarısı Troçkizmin özellikle İspanya, diğer Avrupa ülkeleri ve Latin Amerika’daki muazzam gelişimi açısından belirleyici bir faktör olmuştur. Arjantin’de PST’nin 1969/76 yıllarındaki devrimci kriz esnasında gerçekleştirdiği sıçramalar, Brezilya, Kolombiya ve diğer ülkelerde Troçkizmin gelişimi açısından belirleyici bir faktör olmuştur.

Aynı şekilde, herhangi bir ülkede bir Troçkist parti önderliğinde gerçekleştirilebilecek bir devrimci zafer, dünyanın tümünde kitlesel bir devrimci işçi seferberliğinin önünü açacaktır. İşte o an 4. Enternasyonal, tıpkı 3.Enternasyonal gibi kitleleri etkileyen bir dünya partisine dönüşmeye başlayacaktır.

Ama akıldan çıkartmamamız gerekir ki, Troçkizm açısından bir enternasyonal önderlik olmaksızın ne geçmişte bir ulusal zafer elde edilmiştir ne de gelecekte elde edilecektir.

Troçkizm, Fransa Mayısı’nda 1963 birleşmesinin ve BS önderliğinin sayesinde zaferler elde etmiştir. Öte yandan, Lambertçi tarikatın, savaş sonrası Fransız halkının ve proletaryasının o en şanlı devrimci mücadelesinin dışında kalması bir tesadüften kaynaklanmamaktadır.

1969/76 yıllarında Arjantin’de PST’nin kaydettiği sıçramalar da SLATO, 1963 birleşmesi ve ardından TLT-FLT’nin oluşumu gibi enternasyonal ilişkileri hesaba katılmaksızın anlaşılamaz. Aksine, bilmeliyiz ki, Arjantin’in yakın döneminde yeşeren tüm Troçkist akımlar ve partiler -Jorge Abelardo Ramos’un FİP’i gibi bazıları çok güçlü akımlar-  istisnasız yozlaşmışlardır.

Aynı şekilde, ilk etapta TLT-FLT ve ardından TB-FB’nin üstlendiği enternasyonal önderlik olmasaydı ne Kolombiya’da PST, ne Brezilya’da CS, ne İspanya’da PST, ne de bir bütün olarak Latin Amerika Troçkizmi ve ABD’de kaydettiğimiz ilerlemeler var olabilirdi. PST (Arjantin)’de yaklaşık 3 yıl önce yaşanan krizin çözümü açısından PST (Kolombiya)’nin üstlendiği rolde görüleceği üzere, enternasyonal bir önderlik olmaksızın var olamazdı.

Bu deneyimin pozitif bir deneyim olduğunu söylüyoruz. Bu deneyimi yaşarken çok büyük hatalar yaptık ama her şeye rağmen enternasyonal bir önderliğimiz olduğu için bu hatalardan sıyrılmayı ve ilerlemeler kaydetmeyi başardık.

Enternasyonal bir önderliğe ve demokratik merkeziyetçi bir örgütün inşasına duyulan ihtiyaç, gelecekte de azalmayacak, aksine daha da fazlalaşacak. Zira objektif durum -aparatların yıkımı ve devasa ölçüde prestij yitirmesi- Troçkizme daha önce hiç sahip olmadığı olanaklar sunmakta. Köhnemiş aparatlardan kopan ve radikalleşen büyük akımlar, objektif açıdan Troçkizm limanına doğru seyretmekte.

Bu muazzam olasılıklar aynı zamanda en büyük tehlikeleri de barındırmakta içinde. Devrimci birleşik cephe taktiği, bir enternasyonal örgüte güçlü bir şekilde bağlanmamış tüm ulusal partiler açısından ters bir etki yapabilecek ve nihayetinde partilerimizi tasfiyeye taşıyabilecektir.

Son olarak, altını çizmek isteriz ki, yaşanmış olan istisnasız tüm ulusal Troçkizm ya da federalizm deneyimleri tarihin çöplüğünde nihayetlenmiştir.

Bir kural olarak her şeyi adıyla çağırmak gerektiğine inanıyoruz. Federalizm çözülmenin eş anlamlısıdır. Federalizm revizyonist BS’yi, tek enternasyonal Troçkist önderlik olarak yalnızlaştırmıştır. Bu kelime tam anlamıyla tasfiye demektir.

Diğer yandan, Troçkizm şimdiye dek, dünyanın herhangi bir köşesinde yozlaşmaya uğramamış federalist bir partiyi tanımamıştır. Bizim açımızdan Lambert ve Healy deneyimleri bir tesadüf eseri değildir. Yine aynı şekilde tüm hayatı boyunca federalist olan SWP’nin Kastro tarafından en çok çürütülmüş BS partisi olması da bir tesadüften kaynaklanmamaktadır.

Sentezleyecek olursak, hem enternasyonal devrimci bir önderliğin inşası için gerçekleştirilen bu yürüyüşün uzun, zorlu ve gecikmeli deneyimi, hem de dünyadaki mevcut sınıf mücadelesi panoraması, bizim demokratik merkeziyetçilik temelinde işleyen bir enternasyonal örgüte duyulan ihtiyaç konusundaki görüşlerimizi doğrulamaktadır.